Koenzim Q10 (CoQ10) ya da Ubikinon, vücudun tüm hücrelerinde bulunan, yağda çözünen vitamin benzeri bir moleküldür. Hücrede enerji üretiminin, bir çok anahtar enzimatik basamağında, koenzim olarak görev alır. Koenzimler, kıyasla daha büyük ve kompleks enzimlerin aktivite için mutlak gereksindikleri kofaktörlerdir.
CoQ10, hücrelerde bulunan çok sayıda enzim yanısıra, en az 3 mitokondriyal enzimin de (kompleks I, II ve III) koenzimidir. Bu mitokondri kompleksleri hücre fonksiyonları için gerekli olan ATP moleküllerinin sentezinde görev almaktadırlar. (1) Koenzim Q10 aynı zamanda potansiyel bir antioksidandır. CoQ10 bu rolüyle, mitokondriyal iç membranındaki solunum zincirinin elektron ve proton transportuna katılır ve oksidatif stresi azaltarak, hücre ve dokularda serbest radikal oksidasyonunu önler. CoQ10’un oksidatif strese ve azalmış antioksidan kapasiteye bağlı olarak gelişen çeşitli hastalıklardaki ve mitokondriyal düzensizliklerdeki potansiyel yararlılığı bir çok çalışmada gösterilmiştir.
CoQ10, ilk kez 1957 yılında, Dr. Frederic Crane tarafından, sığır kalbi mitokondrisinden izole edilmiştir. (2) Dr. Karl Folkers, 1958 yılında kimyasal yapısını belirlemiş (2,3 dimethoxy-5 methyl-6 decaprenyl benzoquinone) ve ilk kez fermentasyon yoluyla üretmiştir. Peter Mitchell, 1978 yılında, CoQ10’in enerji transferindeki hayati rolünü de içeren kemiosmotik teori ile biyolojik enerji transferinin anlaşılmasındaki katkıları nedeniyle kimya dalında Nobel ödülünü kazanmıştır. (3) Tüm dünyada bir çok araştırmacı, CoQ10’in normal serum düzeyleri üzerinde çalışmıştır, bunun sonucunda çeşitli hastalıklarda CoQ10 düzeyinde düşüklük saptanmıştır. CoQ10, doğal olarak çeşitli yiyeceklerde az miktarda bulunmakla birlikte, karaciğer, kalp, böbrek eti, sardalya ve uskumru balıkları, soya yağı ve yerfıstığı CoQ10’dan zengin gıdalardır, aynı zamanda tüm dokularda sentez edilir. Eksikliği diyetle yetersiz alımı, bozulmuş sentez veya kullanımının artışı ya da hepsinin kombinasyonu sonucu olabilir. CoQ10‘in Tirozin amino asitinden sentezlenmesi, en az 7 vitamin ve bir çok eser elementin gerektiği çok aşamalı bir reaksiyon zinciridir. Bu vitaminler Vit.B2-Riboflavin, Vit.B3-Niasin, Vit.B5-Pantotenik asit, Vit.B6-Piridoksin, Folik asit, Vit-B12 ve Vit.C-Askorbik asitdir. Bu vitamin ve eser element eksiklikleri de sekonder olarak CoQ10 eksikliğine neden olmaktadır. HMG-CoA redüktaz inhibitörleri, hiperkolesterolemi hastalarında kolesterol biyosentezini inhibe etmek için kullanılmaktadır. CoQ10 düzeyi de kolesterol ile kendi biyosentez yollarının kısmi ortaklığı nedeniyle bu grup ilaç kullanımında azalmaktadır. (4) CoQ10 tüketiminin artışı, yoğun egzersiz, hipermetabolizma ve akut şok durumlarında oluşur.
KOENZİM Q 10’UN KLİNİKTEKİ YERİ
CoQ10, mitokondriyal ve antioksidan destekle düzelme gösteren çok çeşitli klinik durumların potansiyel tedavisinde etkindir.
Kardiyovasküler endikasyonlar
Konjestif kalp yetmezliğinin tedavisinde, primer ve sekonder kardiyomyopatilerde CoQ10’in etkileri iyi tanımlanmıştır. (5,6,7) Kalp yetmezliğinde diyastolik fonksiyon üzerine etkileri bir çok çalışmada araştırılmıştır. Mitral valv prolapsusu ve hipertansif kalp hastalığında, ortak payda diyastolik disfonksiyondur, çünkü diyastolik fonksiyon, sistolik kasılmadan daha çok enerji ihtiyacı gösterir ve bu nedenle daha çok CoQ10 bağımlısıdır. Basitçe kalbi doldurmak boşaltmaktan daha çok enerji ister. (7) CoQ10’in kardiyovasküler hastalıklarda etkinliği üzerine yapılan pek çok çalışmada, kalp kası fonksiyonunu düzeltirken hiç yan etki ve ilaç etkileşimi göstermediği bulunmuştur. Hemen her çalışmada CoQ10, geleneksel medikal tedavinin yanına eklenmiş, geleneksel tedavi dışlanmamıştır. Hipertansiyon çalışmalarında adjuvan tedavi olarak uygulanmış, sistolik ve diyastolik kan basınçlarında anlamlı düşüş olduğu gösterilmiştir. (8)
Nörolojik endikasyonlar
Parkinson hastalığında fonksiyonel kaybı azalttığı(9) ve semptomlarda düzelme sağladığı saptanmıştır.(10) Mitokondriyal ensefalopatilerde kullanımı FDA tarafından onaylanmış bir CoQ10 formu vardır.(11) Migrende atakların sıklığını azalttığı gösterilmiştir. (12)
Diyabetik ve metabolik endikasyonlar
Diyabetik hastaların takibinde oksidatif stresi azalttığı ve glisemik kontrolü sağladığı, böylece HbA1c düzeylerinde iyileşme sağladığı gösterilmiştir. (13) Antioksidan ve serbest radikal yakalayıcı özelliği ile CoQ10, tüm dokularda oksidatif hasarı azalttığı gibi, LDL kolesterol oksidasyonunu da büyük ölçüde inhibe eder, bu özelliği E vitamininden daha etkindir.(14) İskemi reperfüzyonunda ve aterosklerozun önlenmesi konularında gelecek vaad etmektedir. CoQ10, yaşlanmanın serbest radikal teorisi ile ilişkisi nedeniyle, yaşlanmayı ve yaşlanmaya bağlı dejeneratif hastalıkları da geciktirebilir.
20’li yaşlardan sonra insanlarda CoQ10 düzeylerinin azaldığına dair epidemiyolojik kanıtlar vardır. CoQ10 kullanımının mutlak bir kontrendikasyonu bilinmemektedir. Ancak gebe ve emziren annelerde etkisi çalışılmamıştır.
REFERANSLAR
1- Crane, F.L. “Biochemical functions of coenzyme Q10.” J. Am. Coll. Nutr., 20(6), 591-598 (2001).
2- Crane F.L., Hatefi Y., Lester R.I., Widmer C. (1957) Isolation of a quinone from beef heart mitochondria. Biochimica et Biophys. Acta, vol. 25, pp 220-221.
3- Mitchell P. (1991) The vital protonmotive role of coenzyme Q. In: Folkers K., Littarru G.P., Yamagami T. (eds) Biomedical and Clinical Aspects of Coenzyme Q, vol. 6,Elsevier, Amsterdam, pp 3-10.
4- Ghirlanda G., Oradei A., Manto A., Lippa S., Uccioli L., Caputo S., Greco A.V., Littarru G.P. (1993) Evidence of Plasma CoQ10 – Lowering Effect by HMG-CoA Reductase Inhibitors: A double blind , placebo-controlled study. Clin. Pharmocol., J. 33, 3, 226-229.
5- Langsjoen PH, Langsjoen, PH, Folkers, K. (1989) İdiyopatik dilate kardiyomiyopatide koenzim Q10 tedavisinin uzun süreli etkinliği ve güvenliği. İçinde: Amerikan Kardiyoloji Dergisi, Cilt. 65, s. 521 – 523.
6- Mortensen SA, Vadhanavikit S., Muratsu K., Folkers K. (1990) Koenzim Q10: Kronik kalp yetmezliğinin tedavisinde bilimsel bir atılımı düşündüren biyokimyasal korelasyonlarla klinik faydalar. İçinde: Uluslararası J. Tissue React., Cilt. 12(3), s. 155-162.
7- Peter H. Langsjoen, MD.,FACC (2008) Koenzim Q10’a Giriş
8- Rotblatt M, Ziment I. Kanıta dayalı bitkisel tıp. Philadelphia: Hanley ve Belfus, 2002.
10- Muller T, Buttner T, Gholipour AF, Kuhn W. Koenzim Q10 takviyesi Parkinson hastalarında hafif semptomatik fayda sağlar. Neurosci Lett 2003;341:201-4.
11- CoQ10 ürünü yetim ilaç statüsü kazanıyor [Haberler ve Trendler]. Sağlık Takviyesi Satıcısı. 19 Mayıs 2005’te çevrimiçi olarak şu adresten erişildi: http://www.hsrmagazine.com/makaleler/0a1news.html.
12- Sandor PS, Di Clemente L, Coppola G, Saenger U, Fumal A, Magis D, et al. Migren profilaksisinde koenzim Q10’un etkinliği: randomize kontrollü bir çalışma. Nöroloji 2005;64:713-5.
13- Hodgson JM, Watts GF, Playford DA, Burke V, Croft KD. Koenzim Q10 kan basıncını ve glisemik kontrolü iyileştirir: tip 2 diyabetli kişilerde kontrollü bir çalışma. Eur J Clin Nutr 2002;56:1137-42.
14- Bowry VW, Mohr D., Cleary J., Stocker R. (1995) Ubikinol-10 içermeyen insan düşük yoğunluklu lipoproteinde tokoferol aracılı peroksidasyonun önlenmesi. J Biol Kimya 1995 Mart 17;270(11):5756-63
https://biruni.com.tr/wp-content/uploads/2019/08/11303372019_.jpg550920biruniPanelhttps://biruni.com.tr/wp-content/uploads/2024/01/Biruni_Logo.pngbiruniPanel2019-07-03 10:27:342024-11-11 09:05:45Etkin Bir Antioksidan Koenzim Q10
→ Metabolizma faaliyetlerinin birçok basamağında görev alırlar. → Enzimlerin çalışmalarını sağlarlar. → Özellikle bağışıklık sistemi, sinir sistemi, antioksidan kapasite, mitokondri fonksiyonu, bağırsak ve kemik sağlığı ve hormon dengesi için çok önemlidirler.
Metabolizmada çok yaygın görev aldıkları için eksiklikleri farklı şikayetlere neden olabilir.
Örneğin; Tekrarlayan infeksiyonlar, inflamatuvar hastalıklar, bellek, konsantrasyon, algılama, öğrenme, muhakeme gibi bilişsel fonksiyon bozuklukları ve hormonal bozukluklar gözlenebilir.
Bir mineralin fazla kullanımı diğerlerinin eksikliğine neden olabilir.
Mineraller aşırı kullanıldıklarında metabolizma süreçlerine zarar verebilirler. Örneğin birçok takviyeye ve ilaca ilave edilmiş çinko aşırı kullanıldığında bakır mineralinin emilimini azaltabilir ve histamin intoleransı bulgularına (burun tıkanıklığı, kaşıntı, döküntü, kızarıklık, ishal, bas ağrısı vb.) neden olabilir.
Mineral düzeyleri tek başına değerlendirilmemelidir.
Mineraller ve Metaller Neden Birlikte Değerlendirilmelidir?
Bazı metaller, hayati önem taşıyan minerallerin etkisini engelleyebilirler. Bu durumda mineraller normal sınırlarda olsa bile enzimlere bağlanmaz ve metabolizma tam çalışmaz. Örneğin; kadmiyum/çinko, nikel/magnezyum, kurşun/kalsiyum ve civa/selenyum arasında vardır. Bu nedenle kalsiyum, çinko, magnezyum ve selenyum ile birlikte kurşun, kadmiyum, nikel ve civa ölçümü de yapılmalıdır. Mineral dengesini doğru değerlendirmek için bu etkileşimleri saptamak gerekir. Bu nedenle hücre içi ve hücre dışı metal mineral analizleri önerilir.
Mineral Eksikliği Belirtileri Nelerdir?
Minerallerin metabolizma basamaklarında farklı rolleri vardır. Örneğin metabolizmanın çalışması için çinko 300’den fazla reaksiyona katılır. Eksikliği halinde, bağışıklık sorunları, yara iyileşmesinde gecikme, büyüme-gelişme ve hamilelik döneminde problemler görülebilir. Ayrıca çinkonun yetersizliğinde saç dökülmesi, ishal, egzama, psöriazis, sık enfeksiyonlar, davranış bozukluğu, geç yara iyileşmesi, tırnaklarda beyaz lekeler, iştah ve tat duyusu bozukluğu da görülebilir. Çocukluk dönemindeki çinko yetersizliğinde, kısa boy, büyüme geriliği ve ergenliğin gecikmesi bulguları ortaya çıkabilir.
Kırmızı et, yumurta, süt ürünleri, sakatatlar, deniz ürünleri, fındık, badem, ceviz, çekirdek, baklagiller, tahıllar, keten tohumu, buğday kepeği, meyve ve sebzeler devamlı tüketildiği halde yine de mineral eksikliği oldukça fazla görülür. Mineral eksikliklerinin nedeni, gıdalarla yetersiz alım olabileceği gibi diğer mineral ve metallerin onları engellemesi de olabilir.
Bağırsak Geçirgenliği İçin Mineraller Önemli Midir?
Bağırsakların sağlıklı çalışması tüm gıda ögeleri, mineral ve vitaminlerin emilimi için gereklidir. Metaller ise, sağlığı ciddi tehdit eden dünya genelinde en yaygın toksinlerdir. Bu yüzden bağırsaklardan emilmemesi gerekmektedir. Selenyum, magnezyum, kalsiyum ve çinko bağırsaklardaki bu hassas dengenin sağlanmasında oldukça önemlidir. Eksikliklerinde bağırsak geçirgenliğinin arttığı, takviye edildiğinde ise azaldığı klinik çalışmalarla gösterilmiştir.
MİNERAL ve METAL Seviyelerinin Hücre İçi ve Hücre Dışı Değerlendirilmeleri Neden Önemlidir?
Mineral ve metallerin tamamına yakını hücre içinde bulunur. Rutin laboratuvar analizlerinde hücre dışında (serumda) yapılan değerlendirme yeterli değildir. Bu nedenle metal ve minerallerin hem hücre içi hem hücre dışı alanda çalışılması en hassas değerlendirmeyi sağlar. Çeşitli analizlerle, metal ve mineral düzeylerini en yeni teknolojilerle saptayıp, kişiye özel durumun aydınlatılmasını sağlayabiliriz.
Web sitemizde yer alan içerikler, yalnızca genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Sağlıkla ilgili sorularınız, şüpheleriniz veya tedavi süreçleriniz için mutlaka hekiminize başvurmanız gerekmektedir. Buradaki bilgiler tıbbi tanı ve tedavi yerine geçmez.
https://biruni.com.tr/wp-content/uploads/2019/08/1150292862019_.jpg912920biruniPanelhttps://biruni.com.tr/wp-content/uploads/2024/01/Biruni_Logo.pngbiruniPanel2019-06-27 14:29:242025-09-29 10:06:01Hücre İçi ve Dışı Mineraller & Metaller
Enteroagregatif E. coli (EAEC)
Enteropatojenik E. coli (EPEC)
Enterotoksijenik E. coli (ETEC) It/st
Shigella/Enteroinvaziv E. coli (EIEC)
Shiga benzeri toksin üreten E. coli
(STEC) stx1/stx2
Virüsler
Adenovirus F 40/41
Astrovirus
Norovirus GI/GII
Rotavirus A
Sapovirus (I, II, IV V)
“İnsan Mikrobiyom Projesi” (Human Microbiome Project) ile insan sağlığında çok önemli bir rolü olan mikrobiyal flora detaylı olarak incelenmiş ve karakterize edilmiştir. Günümüzde artık geleneksel dışkı testlerini gelişmiş moleküler genetik yöntemlerle tamamlamak ve bu sayede bağırsak mikrobiyotasının ileri analizini yapmak mümkün olabilmektedir.
Son yıllarda geliştirilen dizileme teknolojileri ile okyanuslar, atık sular, insan vücudu vb. ortamlardaki mikrobiyolojik toplulukları kapsamlı bir şekilde araştırmak mümkün olmuştur. Dünya üzerinde yaklaşık 1030 mikrobiyal hücre topluluğu olduğu tahmin edilmektedir. İnsan vücudunda ise yaklaşık 100 trilyon mikroorganizma konaklamaktadır (1). Çoğunluğunu bakterilerin oluşturduğu mantar, virüs ve protozoaları içeren bu populasyon insan hücrelerinden 1O kat fazla mikrobiyal hücre ve insan genomundan 150 kat fazla gen içerir. Bedenimizi paylaşan kommensal, simbiyotik ve patojenik mikroorganizmaların oluşturduğu bu ekolojik topluluğa “mikrobiyota” denmektedir. “Mikrobiyom” ise bu çevrede yaşayan mikroorganizmaların toplam genomu olarak tanımlanmaktadır (2).
Bakterilerin fonksiyonları ve karakteristik özellikleri genomlarında kodlanmıştır. Günümüzde geleneksel dışkı testlerini, gelişmiş moleküler genetik analizlerle tamamlayarak, bağırsak mikrobiyotasındaki çok sayıda aerop ve anaerop bakterinin özelliklerini ve metabolik ilişkili gruplarını tanımlamak mümkün olabilmektedir (3).
“İnsan Genom Projesi”nin (Human Genome Project) devamı olan “İnsan Mikrobiyom Projesi” (Human Microbiome Project) çalışması 2007 yılında başlatılmıştır. Bu proje ile hem sağlıklı hem de hasta insanların mikrofloralarındaki mikroorganizmaların tespit edilmesi ve özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. 2008 yılında insan mikrobiyomu tanımlanmış, dökümente edilmiş ve moleküler seviyede referans veritabanı oluşturulmuştur (4).
İnsan mikrobiyotası deri, genitoüriner sistem, solunum sistemi ve en çok da gastrointestinal sistemde kolonize olmuştur. Gastrointestinal sistem yaklaşık 200m² yüzey alanı ve mikroorganizmalar için zengin besin öğeleri içermesi sebebi ile vücudumuzdaki en zengin mikroorganizma topluluğunu barındırmaktadır. Mikrobiyom analizleri bağırsak florası birleşiminin sekans karşılaştırmalarının yapılmasını sağlamış, sağlıklı kişilerde olması gereken bakteri türleri belirlenmiştir (5).
E.coli, Enterococcus, Bifidobacterium ve Lactobacilli türleri bağırsak mikrobiyotasının önemli bir kısmını kapsamakta ve rutin kültür yöntemleriyle tanımlanabilmektedir. Ancak mikrobiyotada var olduğunu bildiğimiz geniş bir anaerop bakteri grubunu kültürle saptamak, oldukça zahmetli yöntemler gerektirmekte, çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Faecalibacterium prausnitzii, Akkermansia muciniphila gibi anaerop bakteriler, konvansiyonel yöntemlerle saptanamadığı halde mikrobiyotanın en geniş populasyonunu oluşturan ve temel metabolik yeteneklerden sorumlu olan türlerdir.
Moleküler-genetik bir teknik olan DNA dizileme yöntemi ile klinik örneklerdeki bakteri genomları saptanabilir. Proses boyunca, özellikle bakterilerden gelen sinyaller kaydedilir. Elimizdeki örnekte kaç farklı bakteri genomu olduğu ise 16S rRNA sekanslamayla gösterilir. Böylece bakteriyel biyoçeşitlilik analiz edilir (3). Resim 2. de test prosedürü görülmektedir.
Resim 2 . (Keller ve ark. ) Mikrobiyom analizinde 16S rRNA dizileme yöntemi. (Dışkı örneklerinden mikrobiyom DNA’sı izole edilir ve PCR ile çoğaltılır. Daha sonra, DNA dizileme işlemi gerçekleştirilir. Elde edilen çok sayıda veri özelleşmiş bilgisayar programları aracılığıyla değerlendirilir. Gen dizilemeleri referans genomlarla karşılaştırılarak bakteriler doğru olarak tanımlanır.)
“İnsan Mikrobiyom Projesi’ veri tabanına dayanarak yapılan gastrointestinal mikrobiyom analizi 250 parametre içermektedir. Tüm doğrulanabilir türler ve jenerik grupların sonuçları dikkate alınarak bakteri çeşitliliği belirlenir. Bakteri çeşitliliğinin çokluğu sağlıklı kişilerde endojen enfeksiyonlara karşı koruyucu kabul edilir. Ancak genellikle tekrarlayan antibiyotik kullanımı sonrası ya da çeşitli hastalıklara bağlı olarak bu çeşitlilik azalır. Bu tür durumlarda patojen bakteri, virüs, mantar gibi fırsatçı organizmalar kolayca çoğalabilir (4).
Enterotip Klasifikasyon
İntestinal mikrobiyom analizleri sonucunda insan bağırsak florasında yerleşik 3 ana enterotip belirlenmiştir. Enterotipler beslenme alışkanlıklarına bağlı değişmekle birlikte baskın olarak Bacteriodes, Prevotella ve Ruminococcus türlerinden oluşmaktadır. Tipik metabolik özelliklere göre enterotipin hangi bakteri grubunu içerdiği ayırt edilebilmektedir.
Enterotip 1 Bacteriodes,
Enterotip 2 Prevotella,
Enterotip 3 ise Ruminococcus populasyonlarının baskınlığı ile karakterizedir (6).
Bakteri Kantitasyonu
Kişisel farklılıkları göstermek ve klasik kültür yöntemlerini desteklemek amacıyla kantitatif PCR yöntemi kullanılır. Bu yöntem spesifik problar aracılığı ile kişilerin intestinal mikrobiyatasındaki bakterileri tür ve miktar olarak saptar. Böylelikle standart data verileri referans alınarak, farklılıkları belirlemek ve teropatik önlemler için bireysel tavsiyelerde bulunmak mümkün olabilir. Mikrobiyom analizinde, filum cinsi bakteriler olan Actinobacteria, Bacteroidetes, Firmicutes, Akkermansia muciniphila, nadiren Fusobacterium’ ların kompozisyonu dikkate alınır. Bu taksonomik sınıflandırmaya göre tipik klinik paternler tanımlanır. Örneğin Firmicutes/Bacteroidetes oranı artması ya da Proteobacterium’ların dominant olması çeşitli klinik farklılıklar yaratır (7).
Sık rastlanan, önemli türlerin baskınlığına bağlı olarak değişen metabolik özellikler Tablo 1. de tanımlanmıştır.
Dışkıdaki moleküler-genetik analizler intestinal mikrobiyom çeşitliliklerini saptamayı ve probiyotik ve prebiyotik tedavilerinin temellerini belirlemeyi mümkün kılmıştır. Bu yeni yöntemle intestinal mikrofloranın kişilere göre değişiklikleri saptanabilir, kişilerin ihtiyaç duyduğu özelleşmiş terapiler belirlenebilir. Crohn hastalığı, ülseratif kolit gibi intestinal inflamatuar hastalığı olanlara, ya da antibiyotiğe bağlı diare gelişen kişilere başarıyla yardımcı olabilen prebiyotik-probiyotik kombinasyonları geliştirilmiştir (8).
Tablo 1 . İntestinal mikrobiyotada sık rastlanan bakteriler ve değişken metabolik özellikler . *Butirik asit üreten bakteriler * *Musin üreten bakteriler
Günümüzde çok gelişmiş olan dizileme yöntemi ile kişisel intestinal mikrobiyota hakkında geniş bir moleküler genetik analiz yapılmakta, ayrıca pankreatik elastaz, safra asitleri, kalprotektin, alfa 1 antitripsin ve slgA gibi parametreler iredelenmektedir.
Sonuç olarak, kolay ve ekonomik yollarla bağırsak mikrobiyomu tayin edilebilmektedir. Kişisel bağırsak mikrobiyatasının tanımlanması ile birlikte ise kişiye özel tavsiye ve tedavi yaklaşımları mümkün olmaktadır (3, 7).
Kaynaklar:
The Human Microbiome Project Consortium. A framework for human microbiome research. Natur.2012;486(7402):215-21.
Turnbaugh, P.J.; Ley, R.E.; Hamady, M.; Fraser- Liggett, C.M.; Knight, R.; Gordon, J.I. (2007). “The Human Microbiome Project”. Nature 449: 804–810.
Mandal, S. et al.: Analysis of composition of microbiomes: a novel method for studying microbial composition. In: MEHD 26, S. 27663-27670, 2015
The NIH HMP Working Group et al: The NIH Human Microbiome Project. In: Genome Res. 19, S.2317-2323, 2009.
Bull M.J., Plummer N.T.. Part 1: The Human Gut Microbiome in Health and Disease. In: IntegrativeMedicine: A Clinician’s Journal 13(6), S. 17-22, 2014
Arumugam, M. et al.: Enterotypes of the human gut microbiome. In: Nature 473(7346), S. 174-180,2011
20. Scott, K. P. et al. Manipulating the gut microbiota to maintain health and treat disease. In: Microbial Ecology in Health and Disease, 26, S. 25877-25977, 2015
Doğduğumuz andan itibaren vücudumuzda bize eşlik eden çok sayıda mikroorganizma mevcuttur. İnsan vücudu, çoğunluğunu bakterilerin oluşturduğu mantar, virüs ve protozoaları içeren mikrobiyal populasyon barındırmaktadır. Bakteriler genellikle hastalık yapıcı patojenler olarak bilinmektedir. Oysa ki insanlar bakterilerle simbiyotik bir denge içinde yaşamaktadır. Sağlıklı kalmamız için bakterilere ve onların faydalı etkilerine gereksinimimiz olduğu unutulmamalıdır.
İnsan vücudunda çoğunluğunu bakterilerin oluşturduğu mantar, virus ve protozoonları içeren farklı birçok mikrobiyal populasyon konaklamaktadır. Bu populasyon insan hücrelerinden 10 kat fazla mikrobiyal hücre ve insan genomundan 150 kat fazla gen içerir. Bedenimizi paylaşan kommensal, simbiyotik ve patojenik mikroorganizmaların oluşturduğu bu ekolojik topluluğa “mikrobiyota” denmektedir. “Mikrobiyom” ise bu çevrede yaşayan mikroorganizmaların toplam genomu olarak tanımlanmaktadır. (1)
İnsan mikrobiyotası deri, genitoüriner sistem, solunum sistemi ve en çok da gastrointestinal sistemde kolonize olmuştur. Gastrointestinal sistem yaklaşık 200m² yüzey alanı ve mikroorganizmalar için zengin besin öğeleri içermesi sebebi ile vücudumuzdaki en zengin mikroorganizma topluluğunu barındırmaktadır. Sağlıklı bireylerde mikrobiyota çok sayıda ve çeşitli mikroorganizmaları içerir. Doğumdan hemen sonra oluşmaya başlar. Beslenme, genetik, yaş ve yaşanılan coğrafi bölgeye göre değişiklik gösterir. Bakteri sayısı ağızda 10⁹ ml/tükrük, midede 102-4g/materyal iken, kolonda 10¹¹ g/materyal, dışkıda ise 10¹² g/materyaldir. Bebeklerde doğum şekli, beslenme şekli, genetik faktörler mikrobiyotayı etkiler. Enfeksiyonlar, antibiyotik kullanımı gibi tedavi uygulamaları sonrası bağırsak mikrobiyotası değişebilir (2).
Diyet içeriği intestinal floranın değişiminde önemli rol oynamaktadır. Lifli gıdalardan zengin beslenme, Eubacterium rectale, Eubacterium halli, Rumicoccus bromii gibi Firmicutes cinsi bakterilerin çoğalmasını kolaylaştırmaktadır (Resim 1).
Resim 1: Beslenmenin intestinal mikrobiyota üzerine etkisi (Flint ve ark .) WK : Buğday içeren gıda BS : Lif içeren gıda EW: Protein içeren gıda
İntestinal mikrobiyota; vücudumuzda fizyolojik, metabolik ve immun sistem üzerinde oldukça kompleks ve aktif görevler üstlenmektedir. Bağırsak bakterileri enerji taşıyıcı rolü üstlenerek veya immun modüle edici maddeleri serbest bırakarak gerekli metabolik süreçleri kontrol eder. Bu nedenle intestinal mikrobiyota günümüzde yeni bir “metabolik organ” olarak tanımlanmaktadır (3).
Kommensal Bağırsak Bakterileri;
• Sindirilemeyen besinleri parçalayarak vücuda yararlı hale getirir.
• Kompleks karbonhidrat ve liflerin sindirimini destekler.
• Patojenik bakterilerin çoğalmasını engeller.
• B1, B2, B6, B12 ve K vitaminlerinin üretimine katkıda bulunur.
• Toksin ve atıkların detoksifikasyonuna katkıda bulunur.
• Gıdalarla alınan karbonhidrat ve proteinleri fermente ederek laktik asit, butirik asit, asetik asit gibi kısa zincirli yağ asitlerine ve hidrojen, karbondioksit gibi gazlara dönüştürürler.
• Kısa zincirli yağ asitleri barsak mukoza hücreleri için enerji kaynağıdır.
• Kısa zincirli yağ asitleri intestinal peristaltizmin uygun gerçekleşmesine katkıda bulunur.
• Butirat, Nükleer Faktör Kappa (Faktör NF-kB) transkripsiyonunu ve IL-8 üretimini inaktive ederek güçlü bir anti-inflamatuar etkinlik sağlar. Firmicutes cinsi bakterilerin, özellikle Faecalibacterium prausnitzii ‘nin butirat üretiminde en etkin rolü oynadığı kabul edilmektedir. Bu bakteriler , bağırsak florasının % 5-15’ini oluşturur. Alfa 1 antitripsin, kalprotektin gibi akut faz reaktanı proteinler intestinal mukozada inflamatuar iritasyondan sorumludur.
F. prausnitzii azalması inflamasyon derecesinde artışla korelasyon gösterir.
• Sağlıklı kişilerde kolon epitel hücreleri koruyucu mukoza tabakasıyla örtülüdür. Verrucomicrobia cinsi bakteriler , özellikle Akkermansia muciniphila goblet hücrelerinden mukoza üretimini destekleyerek immun modulasyona katkıda bulunur. Mukoza tabakası hasara uğradığında ya da musin üretimi yetersiz kaldığında patojen, kirletici ve alerjen maddeler doğrudan mukozal hücrelerle temas eder ve inflamasyona neden olur. (4,5)
Disbiyozis
Kronik gastrointestinal hastalıklar, antibiyotik kullanımı gibi nedenlerle bağırsak mikrobiyotası değişebilir. İntestinal mikrobiyota dengesinde bozukluk “disbiyozis” olarak tanımlanmaktadır. Mikrobiyota dengesinde bozulma olduğunda bağırsak geçirgenliğinde artma, kısa zincirli yağ asitleri üretiminde değişme, kolon rezistansında azalma olduğu gösterilmiştir. Firmicutes suşlarında azalma ve Salmonella, Shigella, Klebsiella, Proteus, Escherichia coli gibi Proteobacteria türlerinin artışı, çeşitli hastalıklarla ilişkilendirilmektedir.
Sülfat tüketen bakteriler, hidrojen sülfit (H2S) üretimine yol açarak bağırsak hastalıklarının gelişimine zemin hazırlarlar. H2S intestinal epitelde hasar yapan, buna bağlı olarak hücresel atipiye yol açan toksik bir metabolik üründür. Bilophilia wadworthii, Desulfomonas pigra ve Desulfovibrio piger türleri H2S üretiminde önemli rol oynayan bakterilerdir. Zorunlu anaerob olan Clostridium türleri, immun modulatif etkileri ve IL-10 üretimini arttırmaları sebebiyle patojenik etkileri olan bakterilerdir. Özellikle Clostridium cinsi bakterilerin toksin üreten kökenleri otistik spektrumlu hastalarda saptanmakta, sıklıkla intestinal ve ekstra intestinal otistik yakınmalara yol açmaktadır.
Solunum yolu mukozasında bulunan vepatojen olarak bilinen Haemophilus ve Fusobacteria türleri de bağırsaklarda saptanabilmektedir. Araştırmalar bu patojenik türlerin kronik inflamatuar bağırsak hastalıkları, kolorektal karsinomlar ve apandisit ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Dışkıda yapılan moleküler-genetik araştırmalar arttıkça, bu ilişki daha iyi tanımlanacaktır (6,7).
Disbiyozisin Klinik Semptomlarla İlişkisi
İntestinal mikrobiyotanın ayrıntılı analizleriyle oldukça değerli sonuçlar elde edilmiştir. Bağırsak flora populasyonunun ideal organizasyonu, sağlıklı fizyolojik yaşamın ana unsurlarındandır. İntestinal mikrobiyota kişisel olarak tanımlandığında, artmış ya da azalmış kökenlerin varlığına göre diyet düzenlenmes, uygun prebiyotik probiyotiklerin kullanımı gibi çözümler uygulanabilir.
1. Obezite ve Metabolik Sendrom
Sağlıklı kişilerde genellikle Firmicutes/Bacteroidetes oranı 1:1 ile 1:3 oranında değişir. Kilolu kişilerde ise bu oran 3:1 den 25:1 e kadar değişir. Bazı yüksek kilolu kişilerde 200:1 oranına ulaştığı gösterilmiştir (8 ,9).
Obezitenin bir diğer sonucu da firmicute genusuna ait olan Faecalibacterium prausnitzii miktarındaki belirgin azalmadır. F.prausnitzii barsak florasında en sık rastlanan 3 bakteriden biridir. Butirat üretir. Butirat barsak mukozasının gelişimini destekler. Butirik asit tuzları Faktör NF-kB’ nin transkripsiyonunu inhibe eder ek kemokin ve lnterlökin 8 salınımını engeller. Obezlerde, hsCRP ve lnterlökin 6 seviyeleri belirgin artmış , aynı zamanda F.prausnitzii miktarı azalmıştır. Bu hastalarda F.prausnitzii miktarı arttırıldığında mukoza korunabilir ve inflamatuar reaksiyonlar azaltılabilir (4).
Goblet hücrelerinden üretilen mukus yapımına katkıda bulunan A.muciniphila türleri de fazla kilolu kişilerde sıklıkla azalmıştır. Mukus, intestinal epitel hücrelerinin üzerini örterek kimyasal ve mekanik etkilerden koruyan bir bariyer oluşturur. Yüksek yağlı diyetle beslenen kişilerde Akkermansia muciniphila miktarının belirgin olarak azaldığı gösterilmiştir. Bu kişilerin diyetine olligosakkaritler içeren prebiyotikler eklenerek bakteri sayısı kısmen arttırılabilir. Hayvan deneylerinde A. muchiniphila desteğinin kilo vermeye, mukoza tabakası gelişimine, açlık kan glukozu ve insülin direncini azaltmaya olumlu etkileri gösterilmiştir. İnsanlar üzerinde de benzer sonuçlar elde edildiği bildirilmektedir (10).
2. İntestinal İnflamasyon
İrritabl bağırsak sendromu, pek çok kişide rastlanan, yaygın, uzun süreli ve ataklarla kendini gösteren bir klinik tablodur. Son çalışmalarda irritabl kolon yakınmaları ve Crohn hastalığı olan kişilerde F. prausnitzii miktarının yaklaşık %30 oranında azaldığı gösterilmiştir. F. prausnitzii türlerinin anti inflamatuar etkisi olan butirat üretiminde en önemli rolü oynadığı ve butiratın Faktör NF-kB ve IL-8 üzerindeki inhibitör etkisi düşünüldüğünde, bu azalma mukoza üzerindeki anti inflamatuar etkiyi olumsuz yönde etkilemektedir (4,6)
Crohn hastalığı tanısı yeni konulmuş çocukların yaklaşık %70’inde Campylobacter türleri izole edilmektedir. Bu sebeple dışkıda Campylobacter türleri izole edildiğinde probiyotik verilmesinin patojenik bakterileri azaltacağı yönünde tartışmalar giderek artmaktadır (11).
“Aşırı geçirgen bağırsak sendromu (leaky gut syndrome)” intestinal mikrobiyota ile yakından ilişkili olduğu öne sürülen bir klinik paterndir. Bu kişilerde A. muchinophilia ve F. prausnitzii miktarları azalmıştrı. Bağırsak hücreleri yan yana dizilmiş tuğlalar gibidir. Aralarında da tuğlalar arasındaki çimento diyebileceğimiz “sıkı bağlantılar” vardır. Böylelikle istenmeyen maddeler buradan bağırsağın dışına (yani vücudun içine) geçemezler, bağırsak içinde kalarak kalınbağırsaktan atılırlar. Bağırsak hücrelerinin şeklinin ve hücreler arasındaki bağlantının sağlıklı olması için hücrelerin gergin durması gerekir, bu da bağırsakların gergin durmak için yeterli enerjisi olduğunda gerçekleşir. F. prausnitzii türleri besinlerle alınan polisakkaritleri kullanarak kısa zincirli yağ asidi oluştururlar. Kısa zincirli yağ asitlerinden de enerji üretilir. Bağırsağın hemen dış yüzeyinde, bağırsaktan geçen maddeleri inceleyen bağışıklık sistemi hücreleri vardır. Bağırsaktan aşırı bir geçiş olduğu zaman bu bağışıklık sistemi hücreleri aktifleşirler ve bir reaksiyon başlatırlar ama bu reaksiyon hastalık oluşturmayacak kadar azdır.
Buna düşük düzeyli inflamasyon denir. Düşük düzeyli inflamasyon, bağırsak geçirgenliği devam ettiği sürece bitmez, bu da uzun zamanda vücudun bütün enerjisinin bağışıklık sistemi hücreleri tarafından kullanılmasına sebep olur. Dolayısıyla ihtiyacı olan diğer organlara yeterli enerji gidemez ve bu organlarda bazı problemler oluşmaya başlar. Aşırı geçirgen bağırsak sendromunun bir diğer kötü yanı da içeri giren istenmeyen maddelerin vücudun zayıf olan dokularına giderek orada birikmesi ve uzun süreçte bağışıklık sisteminin bu dokulara saldırması ile otoimmün hastalıklara sebep olmasıdır (12,13).
3. İntestinal Tümörler ve İntestinal Kanserler
Diğer bilinen kanserojen etkilerin yanı sıra asitler, özellikle hidrojen sülfat atipik hücre gelişimini arttırır, mukoza iritasyonu yaparak kolorektal kanser yatkınlığına neden olur. Sülfat üreten bakteriler Desulfomonas piger, Desulfovibrio piger ve H2S üreten Clostridium türleridir. Dışkı mikrobiyom analizinde sülfat üreten bakterilerde sayıca artış görüldüğünde pro-prebiyotik terapileri uygulanabilir.
İntestinal tümörlerde de intestinal mikrobiyotanın değiştiği gösterilmiştir. Bu kişilerde sıklıkla F. prausnitzii miktarı saptanamayacak kadar azalmıştır (13).
4. Artrit
Romatoid artritli hastaların intestinal mikrobiyomlarında hastalığın gelişimi ve progresyonuna paralel olacak şekilde bakteriyel dengesizlikler saptanmaktadır . Örneğin Prevotella copri bağırsak mikroflorasında fizyolojik sınırlarda yer aldığında bağışıklık ve sindirim sistemi için yararlıdır. Ancak romatoid artritli hastalarda Prevotella copri ve diğer prevotella türlerinin miktarının çok arttığı saptandığı bildirilmektedir. Bu durumun diğer yararlı bakterilerin üremelerini ve fonksiyonlarını gerçekleştirmelerini engellediği öne sürülmektedir (14).
5. Otizm
Otizmde genetik faktörler büyük rol oynar. Bununla beraber başka pek çok faktör de hastalık gelişimine sebep olabilmektedir. Otistik spektrumu içeren klinik yakınmalara pek çok bağırsak hastalığı da eşlik etmektedir. Çalışmalar antibiyotik kullanımının sadece bağırsak şikayetlerini kolaylaştırmakla kalmadığını, otizmin diğer semptomlarında da artışa yol açtığını göstermektedir. İntestinal mikrofloranın beyin- barsak ekseni üzerinden, beyin gelişimine de katkıda bulunduğu öne sürülmektedir. Bağırsak biyoçeşitliliğinin bozulmasının otizm gelişimine yol açmasının yanı sıra, semptomların şiddetini de arttırdığı bildirilmektedir. Otizmli çocuklarda toksin üreten Clostridium türlerinin arttığı saptanmaktadır. Otizmli çocuklarda , normal nörolojik gelişimi olan kontrol grubuna göre daha fazla miktarda Clostridium türleri izole edilmektedir. Ancak Clostridium türlerinin fazlalığının otizm başlangıcı ve gelişiminde nasıl rol aldığı henüz tam anlaşılamamıştır. Otizmli çocukların dışkılarında Clostridium türlerinin toksin üreten türleri saptandığında uygun probiyotik kullanılması önerilmektedir (7,15).
6. Alzheimer Hastalığı
Yeni bir çalışmada Alzheimer hastalarının intestinal mikrofloralarında F. prausnitzii miktarının %100 oranında azaldığı gösterilmiştir (n=52). Ayrıca bu hastaların dışkılarının %87.5’inde kalprotektin, antitripsin gibi inflamasyon indikatörlerinin arttığı saptanmıştır. hsCRP değerleri bu hastaların %91′ inde yüksektir. Bu veriler vücutta sistemik bir inflamasyon varlığını göstermekte, F. prausnitzii miktarındaki azalmanın, bu inflamasyonun nedeni olabileceği öne sürülmektedir (16). Sonuç olarak, kişisel bağırsak mikrobiyotasının belirlenmesi ile kişiye özel tavsiye ve tedavi yaklaşımları mümkün olmaktadır.
Kaynaklar:
Turnbaugh, P.J.; Ley, R.E.; Hamady, M.;Fraser-Liggett,C.M.; Knight, R.; Gordon,J.I. (2007). “The Human Microbiome Project”. Nature 449: 804-81O.
Bull M.J., Plummer N.T.. Part 1: The Human Gut Microbiome in Health and Disease. in: lntegrative Medicine: A Clinician’s Journal 13(6), S. 17-22, 2014
Jandhyala, S. M. et al: Role of the normal gut microbiota. in: World J Gastroenterol 21(29), S.8787-8803,2015
Miquel, S. et al.: Faecalibacterium prausnitzii and human intestinal health. in: Curr Opin Microbiol. 16(3), S. 255-261, 2013
Everard A., et al.: Cross-talk between Akkermansia muciniphila and intestinal epithelium controls diet-induced obesity. in: PNAS 110(22), S. 9066-9071, 2013
Ramezani, A. et al.: The Gut Microbiome, Kidney Disease, and Targeted lnterventions. in: JASN 25(4), S. 657-670, 2014
Song, Y. et al.: Real-Time PCR Quantitation of Clostridia in Feces of Autistic Children . in: AEM 70, S.6459-6465,2004
The NIH HMP Working Group et al.: The NIH Human Microbiome Project. in: Genome Res. 19, S. 2317-2323, 2009.
Kasai et al. Comparison ofthe gut microbiota composition between obese and non-obese individuals in a Japanese population, as analyzed by terminal restriction fragment length polymorphism and next-generation sequencing BMC Gastroenterology (2015) 15:100 DOI10.1186/sl 2876-015-0330-2
Everard, A. et al.: Cross-Talk between Akkermansia muciniphila and lntestinal Epithelium Controls Diet-lnduced Obesity. in: PNAS 110(22), S. 9066-9071, 2013
Deshpande, N. P. et al.: Comparative genomics of Campylobacter concisus isolates reveals genetic diversity and provides insights into disease association. in: BMC Genomics 14, 585, 2013
Michielan, A. et al.: lntestinal Permeability in lnflammatory Bowel Disease: Pathogenesis, Clinical Evaluation, and Therapy of Leaky Gut. in: Mediators of lnflammation, 2015, 628157
Nava G.M. et al.: Abundance and diversity of mucosa-associated hydrogenotrophic microbes in the healthy human colon. in: The iSME Journal 6(1), S. 57-70, 2012
Seher, J. U. et al.: Expansion of intestinal Prevotella copri correlates with enhanced susceptibility to arthritis. in: elife, 2, e0l 202, 2013
Leblhuber, F. et al.: Elevated fecal calprotectin in patients with Alzheimer’s dementia indicates leaky gut. J Neural Transm (Vienna) 122(9) S. 1319-1322, 2015
Mandal, S. et al.: Analysis of composition of microbiomes: a novel method for studying microbial composition. in: MEHD 26, S. 27663-27670, 2015
https://biruni.com.tr/wp-content/uploads/2019/08/1612162312019_.jpg606920biruniPanelhttps://biruni.com.tr/wp-content/uploads/2024/01/Biruni_Logo.pngbiruniPanel2019-01-23 09:29:332024-11-11 09:05:53YENİ BİR METABOLİK ORGAN: “İNTESTİNAL MİKROBİYOTA”
Prostat kanserinde proPSA testi, erken teşhis ve risk değerlendirmesinde kullanılan önemli bir biyobelirteçtir.
PROSTAT KANSERİNDE ProPSA – Sesli Anlatım
Prostat Kanserinde ProPSA hakkında seslibültenimizi dinlemek için aşağıdaki Media Player’a tıklayınız.
Prostat kanseri Batı toplumlarında erkeklerde en sık görülen kanser türüdür. Kanser ölümlerinde ikinci sırayı almaktadır.
PSA (Prostat Spesifik Antijen) prostat kanseri tanısında en yaygın kullanılan tümör belirtecidir. Bununla beraber PSA prostat kanseri için tek başına tanı koydurucu bir test degildir; 1O ng/mL’nin altındaki değerlerde hastalığı saptamadaki duyarlılığının düşük olması sakınca yaratmaktadır.
PSA değeri, kanser dışında prostat bezinin iyi huylu büyümesi ve iltihabında artar. Aynı zamanda, uzun süreli bisiklete binme, idrar sondası uygulaması veya rektal muayene gibi ürolojik prosedürlerde prostat bezinin fiziksel olarak etkilenmesine bağlı olarak değerler artabilir.
Total PSA değeri 4-1O ng/mL arasında olan hastalarda PSA’nın özgüllüğünü artırmak için kullanılan parametrelerden günümüzde en sık kullanılanı serbest PSA’nın total PSA’ya oranıdır. Bu oranın düşük olması kanser lehine değerlendirilirken yüksek olması kanser dışı nedenleri akla getirmektedir. Ancak yine de bazı düzeylerde iyi huylu – kötü huylu ayrımında yeterli olmamaktadır.
Son yıllarda bu alanda yapılan çalışmalar, hem yüksek oranda prostat kanserini yakalayan hem de gereksiz biopsi oranını azaltabilen ideal bir tümör belirleyicisini bulmaya yönelik olmuştur. Bu konuda yapılmış pek çok çalışma sonucunda saptanan belirteç proPSA (p2PSA)’dır. Klinik araştırmalardan elde edilen bulgular da prostat kanserini belirleyici tanıda proPSA‘nın diger PSA parametrelerine göre daha yüksek hassasiyete sahip olduğunu göstermektedir.
Ayrıca yapılan çalışmalar proPSA düzeyinin kanserin klinik önemi, patolojik evresi, tümör hacmi ve tümör sınıfı ile de ilişkili olduğunu göstermektedir.
ProPSA’nın yüksek duyarlılıkla geliştirilen analiz yöntemi ile birlikte PSA ve serbest PSA değerinin matematiksel kombinasyonu şeklinde değerlendirilmesi sonucunda phi (prostate health index) geliştirilmiştir; phi, prostat kanseri olasılığını gösteren önemli bir belirteçtir. Yüksek phi değerlerinin yüksek kanser olasılığı ile ilişkili olduğu belirtilmektedir.
Sonuç olarak proPSA, PSA değeri 2-1O ng/mL aralığında, yani gri alanda olan erkeklerde, prostat kanseri ile prostat büyümesi arasında daha üstün bir ayırım sağlamaktadır.
proPSA testi, prostat kanseri tanı ve risk değerlendirmesinde kullanılan modern biyobelirteçlerden biridir.
Sıkça Sorulan Sorular (SSS) – Prostat Kanserinde ProPSA
ProPSA (p2PSA) nedir?
ProPSA, prostat bezinde sentezlenen PSA’nın öncül (proenzim) formudur. PSA’nın daha spesifik bir alt türü olan p2PSA (ya da proPSA) olarak bilinir.
ProPSA (p2PSA) prostat kanseri tanısında neden önemlidir?
ProPSA, Prostat kanseri tanısında total PSA ve serbest PSA’ya göre daha yüksek hassasiyet sağlar. Bu nedenle, özellikle PSA değeri 2-1O ng/mL aralığında saptanan ve tanısal belirsizlik olan hastalarda proPSA’nın değerlendirilmesi, gereksiz biyopsilerin azaltılmasına, kanser olasılığının daha doğru belirlenmesine yardımcı olur.
ProPSA ile birlikte kullanılan Prostate Health Index (PHI) nedir?
PHI (Prostate Health Index), proPSA, serbest PSA ve total PSA değerlerinin matematiksel kombinasyonuyla oluşturulan bir göstergedir. PHI, prostat kanseri riskini tahmin etmede etkin bir biyobelirteçtir ve yüksek değerler, kanser olasılığının arttığını gösterir.
ProPSA’nın PSA’ya göre avantajları nelerdir?
Total PSA yalnızca prostat kanseri değil, aynı zamanda benign (iyi huylu) prostat büyümesi (BPH) ve prostatit gibi durumlarda da yükselebilir; bu nedenle özgüllüğü düşüktür. ProPSA ise daha yüksek hassasiyete ve özellikle tanısı netleşemeyen, “gri bölge”de kalan hastalarda kritik öneme sahiptir.
ProPSA testi kimlere önerilir?
Total PSA değeri 2–10 ng/mL aralığında olan (“gri bölgede”) erkeklerde, prostat kanseri tanısı koymak ya da gereksiz biyopsileri azaltmak için proPSA ve buna dayalı PHI testlerinin yapılması önerilir. Bu testler tanı doğruluğunu artırır.
ProPSA testi öncesinde özel bir hazırlık gerekir mi?
Hayır. ProPSA testi için hastanın özel bir hazırlık yapması gerekmez. Total PSA, serbest PSA ve proPSA ölçümleri birlikte klinik değerlendirmeyi destekler.
PSA ve proPSA testlerinin arasındaki fark nedir?
Total PSA, prostat kaynaklı antijeni ölçerken, serbest PSA bu antijenin proteine bağlı olmayan formunu ifade eder. proPSA ise bu serbest formun daha spesifik bir alt formudur. proPSA’nın tanısal üstünlüğü, özellikle total PSA’nın yetersiz kaldığı vakalarda belirgindir. Ayrıca bu üç parametrenin birleşimiyle PHI oluşturulur, tanıda doğruluk artar.
Web sitemizde yer alan içerikler, yalnızca genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Sağlıkla ilgili sorularınız, şüpheleriniz veya tedavi süreçleriniz için mutlaka hekiminize başvurmanız gerekmektedir. Buradaki bilgiler tıbbi tanı ve tedavi yerine geçmez.
Cinsel temasla bulașan hastalık etkenlerinin alınan tek bir örnekte tespiti. Yöntem: Real-Time PCR
Cinsel temas ile bulaşan hastalıklar, çoğunlukla şikayet oluşturmadan veya hafif şikayetlerle uzun süre tanı konulmadan seyredebilir. Etken ne olursa olsun en sık rastlanan klinik bulgular genital akıntı, ülser ve siğildir. Kesin tanı için laboratuvar testlerine ihtiyaç vardır ve hızlı tanı, hastanın tedavisi ve klinik takibi için önemlidir. Bu nedenle, cinsel temas ile bulaşan farklı mikroorganizmaları, tek bir hasta örneğinden aynı anda, en kısa sürede saptayabilen “Sendromik Multipleks PCR” yöntemi tercih edilmelidir. Cinsel temas ile bulaşan hastalıklarda erken tanı konulması ve gerekirse etkene yönelik tedavinin partner ile birlikte yapılması, hem fiziksel sağlık hem de üreme sağlığı açısından önem taşır.
GENİTAL PANEL İLE BAKILAN PATOJENLER
Chlamydia Trachomatis
Cinsel temas ile bulaşan ve tedavi edilmediği zaman özellikle kadınlarda kısırlık gibi geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açan bir enfeksiyondur. Doğum sırasında anneden bebeğe de geçebilir. Bu hastalık hem erkekleri hem de kadınları etkilemektedir. Çoğunlukla kadınlarda şikayet oluşturmadan seyrettiği için, kişi kendisinde enfeksiyon olduğunu bilmeden partnerine bulaştırabilir.
Neisseria Gonorrhoeae
Bel soğukluğu olarak da bilinen gonore hastalığı, erkekte ve kadında beyaz, kötü kokulu akıntı ve idrar yaparken ağrı şikayetine neden olur. Şikayeti olmasa bile partnerinde tedavi edilmesi gerekir.
Mycoplasma genitalium/hominis
Laboratuvar ortamında “Multipleks PCR” yöntemi haricinde, saptanması oldukça zor olan ve genital sistemde ciddi inflamatuvar sendromlara yol açan bir bakteridir.
Ureplasma urealyticum/parvum
Hem kadın, hem erkekte normal florada bulunabilir. Bazı varyantları üretrit, infertilite (kısırlık), erken doğum, ölü doğuma neden olabilen bir bakteridir.
Trichomonas vaginalis
Kadınlarda vajinal, erkeklerde ise üretral enfeksiyonlara neden olur.
Gardnerella vaginalis
Vajinitin en sık nedenidir. Kirli, beyaz renkli, kötü kokulu bir akıntı, kaşıntı, yanma, cinsel ilişki sırasında ağrıya neden olur.
Herpes Simplex Virüs Tip 1
Genellikle ağızda uçuk ve yaralara neden olurken, daha az sıklıkla genital bölgede de enfeksiyona neden olabilir. Enfeksiyon sonucu oluşan veziküllerin veya içeriğindeki sıvıların öpüşme, cinsel ilişki ve dokunma gibi yollarla başkalarına bulaşması sık görülür.
Herpes Simplex Virüs Tip 2
Genital bölgede uçuk benzeri yaraların en sık nedenidir. Genital herpeste döküntü ağrılı olabilir ve ağrılı cinsel birleşme şikayeti ile ortaya çıkabilir. Cinsel temastan yaklaşık 2-20 gün sonrasında gelişir.
Treponema pallidum
Sifiliz (frengi) hastalığının nedeni olup, cinsel temas ile bulaşmanın yanı sıra kan transfüzyonu yoluyla da bulaşabilmektedir. Aynı zamanda anneden bebeğe, hamilelik ya da doğum sırasında bulaşabilir.
Candida albicans
Kadınlarda çok yaygın görülen bir vajinal mantar enfeksiyonudur. Vajinada yanma, kaşıntı, yoğun beyaz akıntı, sık idrara çıkma, cinsel ilişki sırasında ağrıya neden olur.
ÖRNEK ALMA
Genital Panel Testinde bakılan infeksiyon etkenleri dış ortama dayanıksız olduğundan, hasta örneğinin uygun şartlarda alınması ve uygun transport besiyerlerine konulması gerekmektedir. Erkeklerde, örneğin sabah ilk idrar örneği olması veya hastanın son 2 saat içerisinde idrar yapmamış olması ve/veya üretra akıntısı örneği alındıktan sonra idrarın alınması önerilir. Hastaya varsa sünnet derisi geri çekilerek steril kap içine idrarın ilk 10-15 ml’sini yapması söylenir. Testin idrar örneğinde çalışılabilmesi, örnek alım kolaylığı açısından bir avantajdır. Kadınlarda jinekolojik muayene sırasında servikal sürüntü örneği alınmalıdır. Muayene öncesinde laboratuvarımızdan örnek alımı ve transportu için gerekli olan malzeme temin edilmelidir.
Örnek Alma
Dar ve geniş içerikli Genital Panel testi kapsamlarını aşağıda görebilirsiniz;
ISAC Alerji testi ise 48 farklı ana alerjen kaynaktan 112 alerjen komponentinin aynı anda tespit edilmesini sağlar. Duyarlı hastaların gerçek sensitizasyon profiline ışık tutarken, çapraz reaksiyona giren proteinler sayesinde ISAC Alerji testi, proteinlerin türetildiği 48 ana alerjen kaynağa ek olarak yüzlerce alerjen komponent hakkında bilgi verebilir.
Alerji testi, normalde zararlı olmayan bir maddeye karşı vücudun aşırı reaksiyonudur ve eski Yunanca’ da “değişik reaksiyon” anlamına gelir. Alerjenler genellikle protein veya glikoprotein, nadir olarak da polisakkarid yapısında makro moleküller olup, insanda IgE antikor cevabını indüklerler.
Son yıllarda alerjik hastalıkların sıklığının giderek artması nedeniyle, tanısal yaklaşım büyük önem kazanmaktadır. Alerjik hastalıkların tanısında, tüm hastalıklar da olduğu gibi ilk basamak, hastanın semptomlarının ayrıntılı sorgulandığı iyi bir öykü alınması ve özellikle alerjik hastalıkların klinik belirtilerinin arandığı sistemik bir muayenenin yapılmasıdır. Öykü ve fizik muayene sonrasında uygun laboratuvar testlerinin istenmesi ve bunların klinik yorumu son derece önemlidir.
Alerjiler, başta sanayileşmiş ülkeler olmak üzere sağlık ve sosyoekonomik açıdan dünya genelinde çok büyük bir yüktür. Avrupa’daki nüfusun % 40’dan fazlası halen en az bir alerjiden muzdariptir. Bu alerjik hastaların yaklaşık % 70’i polisensitizedir. Çocuklar genellikle atopik dermatit, alerjik rinit ve alerjik astımdan etkilenmektedir. Konvansiyonel tanıları tamamlayan, doğruluğu yüksek in vitro tanılar; optimal hasta yönetimi ve etkili tedavi için gereklidir. Multipleks sistemler, tek bir testte kapsamlı ve ayrıntılı bir hasta profili sunarak tedavi prosedürlerini düzenler.
Spesifik IgE antikorları, insan serumunda ve plazmasında spesifik bir alerjene karşı geliştirilen sensitizasyon sonucu görülür. Dolaşımdaki IgE antikorlarının ölçümü, bir alerjene duyarlılığın nesnel olarak değerlendirmesini sağlar. Genel olarak düşük IgE antikoru seviyeleri düşük bir klinik hastalık olasılığına işaret ederken, alerjene karşı yüksek antikor seviyeleri klinik hastalıkla korelasyon halindedir.
Kantitatif testin klinik değeri
IgE antikorlarının artışı, klinik semptomlar oluşmadan sensitizasyonu erken bir aşamada tespit edilebilir.
Alerjik hastalığın ilerlemesini anlamada yardımcı olur.
Alerjenin yükünü açıklamaya yardımcı olur.
Hastalığın yönetilebilmesi için uygun tedavinin belirlenmesine olanak sağlar.
ImmunoCAP Ana Alerjenler ve ImmunoCAP Komponentler
Alerji tanısı, hastanın ayrıntılı bir olgu öyküsü, klinik gözlemler ve Spesifik IgE testinin sonuçlarına dayanır. IgE antikorlarının varlığını saptamak için ImmunoCAP Alerjenleri veya ImmunoCAP Alerjen Komponentleri kullanmak, şüpheli alerji hastalarının güvenilir tanılarına yardımcı olmak için, ana alerjen veya alerjen alt komponentleri tespit etme imkanı sağlar.
Spesifik IgE antikor düzeylerini bilmek, aşağıdaki konularda rehberlik eder:
Her hastaya uygun bireysel tedavi yöntemi belirleme
Optimize edilmiş bireysel tıbbi tedavi planlarının kolaylaştırılması (zaman ve doz)
ImmunoCAP Ana Alerjenlerin Klinik Değeri
ImmunoCAP alerji testinden gelen sonuçlar, alerjik reaksiyona neden olan spesifik alerjeni tespit etmek ve negatif olan alerjenleri elimine etmek için kullanılır. Sonuçlar, zamanla antikorların spesifik IgE seviyelerinin izlenmesinde de yardımcı olabilir. IgE antikorlarının artışı, erken tanı aşamasında saptanabilir, bu da klinik semptomlar gelişmeden önce sensitizasyona işaret eder ve aşağıdaki risk altındaki hastaların tanımlanmasına yardımcı olur:
Alerji gidişatı – Ciltte oluşan semptomların solunum semptomlarına dönüşmesi
Şiddetlenme – Hafif semptomların şiddetli semptomlara dönüşmesi
Moleküler Alergoloji, alerji tanılarına yönelik en son teknolojiye sahip yaklaşımdır. Burada tanımlanan tekli alerjen bileşenleri, geleneksel olarak kullanılan alerjen ekstraktları yerine, moleküler protein bazlı spesifik IgE’lerin saptanması için kullanılır (Şekil 1). Tekil alerjen komponentleri doğrudan alerjen kaynağından izole edilen veya rekombinant şekilde üretilen, yüksek oranda saflaştırılmış proteinlerdir.
Bu komponentlere karşı geliştirilen hassasiyetler ayrı tekil testlerle ölçülerek hastanın hangi komponente duyarlı olduğu kesin moleküler seviyede belirlenir. Bu durum alerjen ekstraktlarını baz alarak yapılan testlerden daha yüksek seviyede standardizasyon ve ayırt edici tanı imkanı sağlar. Moleküler Alergoloji sistemleri, alerjinin hassas tetikleyicisini belirleyebildikleri için, risk değerlendirmesi ve tedavi kararlarını kolaylaştıran güçlü bir tanı oluşturma aracıdır.
Şekil 1. Temel bir alerjen kaynağından, özgün alerjen komponentleri
Alerjen komponentleri bize ne anlatabilir?
Alerjen komponentleri, yapısal benzerliğe sahip olarak farklı protein aileleri altında gruplanmış proteinlerdir. Kaynaklarda farklı miktarlarda bulunan ve farklı kararlılıklara sahip bu komponentlere karşı geliştirilen hassasiyetin nedeni ortak grup özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu proteinlerin özelliklerine bağlı olarak, hastanın geliştirdiği sensitizasyon farklı sonuçlar doğurur. Bazı alerjen komponentleri spesifik, bazıları çapraz reaktiftir.
Moleküler Alergoloji Başka Hangi Katkıyı Sağlar?
Moleküler Alergoloji ile gelişmiş tanı için temel bir alerjen kaynağından, özgün alerjen komponentleri üretilebilir. Bu komponentlere karşı sensitizasyon ayrı bir testte bireysel olarak ölçülür ve kesin bir moleküler seviyede, hastanın hangi komponente duyarlı olduğu belirlenir. Bu bilgi, alerjinin yüksek hassassiyetle teşhisi için temel sağlar. Moleküler Alergoloji’de ekstrakt bazlı testler, komponent spesifik analizlerle birlikte kullanılır.
Ekstrakt hastanın hangi alerjen kaynağına karşı sensitizasyon gösterdiğinin cevabını verirken, alerjen komponentleri risk, spesifiklik ve çapraz reaksiyon hakkında hayati bilgilerin elde edilmesini sağlar.
1) Klinik reaksiyon riskini belirler
Moleküler Alergoloji, sensitizasyonla bağlantılı risk üzerine sonuçlar çıkarır. Kararlı alerjen komponentlerine sensitizasyon, sistemik reaksiyonların yanı sıra lokal reaksiyonları da ortaya çıkarabilirken, kararsız komponentlere sentisizasyon esas olarak lokal reaksiyonlarla bağlantılıdır.
Şekil 2. Sık görülen alerjen proteinleri ile ilişkili risk düzeyleri
Spesifik komponentler – alerji kaynaklarını açığa çıkaran benzersiz ipuçları sağlar.
Her alerjen kaynağı tipik olarak hem spesifik hem de çapraz reaktif alerjen komponentleri içerir. Spesifik alerjen komponentler, hemen hemen elde edildikleri kaynaklarla benzersiz olarak ilintilidir ve sadece sınırlı sayıdaki yakından ilişkili türlerde az miktarda bulunur. Her alerjen kaynağı bir veya birkaç spesifik alerjen komponenti içerebilir. Bunların herhangi birine sensitizasyon, kişide gerçek bir sensitizasyon olduğunu gösterir; bu ilgili alerjen kaynağının klinik semptomların başlıca nedeni olduğu anlamına gelir.
2) Çapraz reaksiyona bağlı semptomları açıklar
Çapraz reaksiyon veren antikorlar tarafından ortaya çıkarılan semptomlar, hasta yönetimi ve uygun kaçınma tavsiyesi vermek için önemli olan gerçek sensitizasyonun neden olduğu belirtilerden ayırt edilebilir. Sadece çapraz reaksiyon sensitizasyonun tespit edildiği durumlarda, primer sensitizörü bulmak gereklidir.
Çapraz reaktif komponentlerin tanımlanması
Tedaviye başlamadan önce alerjinin tam tetikleyicisinin tespit edilmesi önemlidir. Bununla birlikte hastaların; deri testlerinde ve ekstrakt bazlı antikor testleri gibi klinik testlerde alerjenlerin çapraz reaksiyon göstermesi yaygın karşılaşılan bir durumdur. Allerjen kaynaklarının ve en önemli pan-alerjenlerinin her birinin bileşenlerinin analizi, alerji semptomlarının tam tetikleyicilerinin hızlı ve doğru bir şekilde tespit edilmesini sağlar.
Çapraz reaksiyon, huş ağacı poleniyle ilişkili gıda alerjisi, bir çok huş poleni alerjisi hastasını etkileyen bir sendrom tarafından örneklenebilir. Çapraz reaksiyonun temelini oluşturan moleküler sebep, huş ağacı polen alerjisi olan hastaların Bet v 1 komponentine özgü spesific IgE antikorlarına sahip olmalarıdır. Bet v 1, pek çok gıdada ilgili proteinlere, örneğin soya ve yer fıstığı ile yapısal benzerliğe sahiptir. Böylece, hastanın Bet v 1 huş ağacına karşı IgE antikorları soya ya da fıstık bu ilgili proteinlerle çapraz reaksiyona girer.
Şekil 3 : PR-10, Protein- ısıya ve sindirime duyarlıdır. Pişmiş gıdalar sıklıkla tolere edilir. Çoğunlukla OAS gibi lokal semptomlar ile ilişkilidir. Polenlere, meyve ve sebzelere gösterilen alerjik reaksiyonlarla ilişkilidir.
3) Uygun Terapinin Seçimi- Spesifik İmmünoterapi (SIT) için doğru hastaları belirlemeye katkıda bulunur.
Başarılı bir Spesifik İmmünoterapi için spesifik alerjen komponentlerine karşı sensitizasyonun belirlenmesi gereklidir. İlgili alerjen kaynağından ekstrakte edilen komponente karşı gerçek bir sensitizasyon geliştiren hastalarda uygulanacak tedavinin sonucu bu bulgular ışığında olumlu yönde olacaktır. Hasta birincil olarak alerjen ekstraktlarının ana bileşenlerine karşı hassaslaştığı zaman SIT’lerin başarı olasılığı yüksektir. Sadece moleküler alerji tanıları bu tür derinlemesine bilgileri sunabilir. Daha sonra en uygun tedavi yöntemi seçilebilir ve hastalar gereksiz yere alerjenlerden uzak durma stresinden veya etkisiz SIT’lerden kurtulur.
Şekil 4 : Rekombinant alerjen bazlı tanı testleri ile huş ağacı ve çayır otu alerjene özgü spesifik immunoterapi
Protein Stabilitesi ve Miktarı
Gıda alerjeni komponentleri, ısıtılmaya ve sindirime karşı farklı stabilite gösterir ve alerjen kaynağındaki içerikleri değişebilir. Hem stabilite hem de miktar, komponentin ait olduğu protein ailesi tarafından yansıtılır. Bu nedenle, hastanın sensitizasyon profili ve tanımlanan komponentlerin hangi aileye ait olduğunu bilmek suretiyle sensitizasyonlar ile ilişkili riski değerlendirmek mümkündür.
Şekil 5 : Bir alerjen familyasındaki yapısal benzerliğe bağlı olarak allerjen moleküllerinin immünoglobulin E (IgE) seviyeleri.
a. 2S albüminleri (fındık, bakliyat ve tohumlarda stabil depolama proteinleri) arasında değişken, sınırlı çapraz reaktivite.
b. Bet v 1-PR-10 homolog gıda alerjenleri arasında değişken çapraz reaktivite.
c. Profilinlerin güçlü şekilde korunmuş ve benzer yapısına bağlı olarak yüksek çapraz reaktivite (polen, lateks ve gıdalarda)
Örneğin yumurta alerjisinde Gal d1 (ovomukoid) ana alerjendir ve alerjik reaksiyon şiddetinin bir göstergesi olarak kullanılır. Isıya-duyarlı Gal d2 (ovalbümin), Gal d3 (konalbümin) ve Gal d4 (lizozim) bileşenlerine karşı duyarlılıklar, yalnızca çiğ veya hafif pişmiş yumurta tüketimiyle ortaya çıkan belirtilerle ilişkilidir. Ovalbümin aşılarda kullanılır ve lizozim koruyucu madde olarak kullanılır, dolayısıyla bu bileşenlere karşı duyarlılığı olan hastalar ilgili bileşeni içeren ilaç veya gıda ürünlerine karşı reaksiyon gösterebilir. Yine benzer şekilde Bos d8’e (kazein) karşı reaksiyon, süt ve süt ürünlerine karşı güçlü bir alerjiye işaret eder. Kazein sıklıkla bir katkı maddesi olarak kullanılır, bu nedenle kazeine karşı duyarlılık çikolata veya patates cipsi gibi pek çok farklı gıdalara karşı duyarlılığa neden olabilir. Bos d (laktoferrin), Bosd4, Bos d5 ve Bos d6 bileşenleri ısıya karşı duyarlıdır ve bu bileşenlere karşı duyarlılıklar esas olarak taze süte karşı olan reaksiyonlarla ilişkilendirilir. Bos d6’ya (sığır serum albümini) karşı antikorlar ayrıca sığır etine karşı bir reaksiyona da neden olabilir.
Serumda IgE antikorlarının saptanması tip I alerjilerin teşhisinde önemli bir rol oynamaktadır. Şu anda kullanılan ekstrat bazlı spesifik IgE antikorları yöntemi İmmunoCAP-FEIA, alerji tanısında altın standarttır. Ancak bu test sadece sınırlı sayıdaki alerjenlerin eşzamanlı
olarak belirlenmesine izin verirken, Immuno CAP ISAC, 48 farklı ana alerjen kaynaktan 112 alerjen komponentinin aynı anda tespit
edilmesini sağlar. Bu sistem diziye dayalı, biochip teknolojisidir ve alerjen komponentler için spesifik IgE antikorlarının ölçümünde en
gelişmiş in vitro tanı testidir. ISAC Alerji testi kapsamlı ve spesifik bir IgE antikor profili tanımlanmasını kolaylaştırır.
ImmunoCAP ISAC yarı kantitatif bir testtir ve sonuçlar, 0.3 – 100 ISU-E ölçme aralığı içinde spesifik IgE antikor düzeyleri ISAC Standart Birimlerde (ISU) bildirmektedir.
ISAC Alerji Testi Avantajları:
112 alerjenik proteinin eşzamanlı analizi,hastanın klinik durumuna neden olan alerjenleri tek bir kan örneğinden tam ve hızlı bir şekilde belirlememize olanak tanır. Alerjenik protein çalışmalarının çok geniş yelpazesi, beklenmedik hassaslaşmaları vurgulamayı ve/veya diğerlerini ekarte etmeyi mümkün kılmaktadır. Sonuç olarak analiz, kişiye özel bir tedaviye yol açarak, tanıdaki iyileşme ile bireysel bir sensitizasyon profili elde etmeyi sağlar. Bütün bunlar hastanın yaşam kalitesinin artmasına yardımcı olurken, analizin ekonomik maliyeti, tek tek spesifik IgE’lerin analiz edilmesinden çok daha azdır. Çoğu alerjik hasta sayısız alerjene pozitif test sonuçları verir ve farklı alerjenler ve reaksiyonların rolü ile ilgili kesin olmayan tıbbi geçmişi nedeniyle semptomların gerçek nedeni belirlenemeyebilir.
Bu hastaların tanı ve tedavisinde ImmunoCAP ISAC;
Duyarlı hastaların gerçek sensitizasyon profiline ışık tutar.
Şiddetli gıda ile ilgili reaksiyonlar için potansiyel riski ortaya çıkarır.
Tedaviye yetersiz yanıt veren hastalarda IgE antikor profilini belirler.
Çapraz reaksiyona giren proteinler sayesinde ImmunoCAP ISAC Alerji testi, proteinlerin türetildiği 48 ana alerjen kaynağa ek olarak yüzlerce alerjen komponenti hakkında bilgi verebilir. ImmunoCAP ISAC, beklenmeyen duyarlılıkları ortaya çıkarabilir veya geniş bir alerjen serisi için IgE sonuçlarını vererek alerjiyi ekarte etmeye yardımcı olabilir. Sonuç olarak, hastalar açısından etkili ve optimize edilmiş tedavi prensipleri daha erken başlatılabilir ve hasta sağlığı temin edilirken, yaşam kalitesi arttırılmış olur.
Çapraz reaksiyon veren alerjen komponentleri daha yaygın olarak dağılır ve çok geniş bir yelpazede alerjen kaynakları arasında paylaşılabilir. Yapısal benzerliklerinin yüksek olması nedeniyle, IgE antikorunun çapraz reaksiyonuna neden olabilirler.
Farklı protein ailelerinden gelen bileşenler şiddeti değişen belirtiler ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla, moleküler profilleme bir hastada anafilaktik şok gibi ciddi sistemik reaksiyonlar riskinin düşük veya yüksek olup olmadığını belirleyebilir. Sonrasında, hayati tehlike oluşturan reaksiyon riski altındaki hastalara, alerjenden kaçınma ve acil durumlarda alınması gereken uygun tedbirler konusunda tavsiyelerde bulunulabilir. Örneğin, eğer bir hasta profilinler ailesindeki alerjenlere karşı duyarlı ise, genel olarak daha hafif semptomlar beklenebilir. Depo proteinleri ailesine ait alerjenlere karşı duyarlı olan hastalarda ise hayati tehlike oluşturan sistemik reaksiyonların görülme riski yüksektir. Ayrıca, protein ailelerinin ısıya dayanıklıklarında farklılıklar bulunması gıda alerjilerinde önemli bir rol oynamaktadır.
Oral alerji sendromu (OAS) prevelansı artmaktadır. Şu anda İngiltere’de birincil bakım uygulamalarında nüfusun yaklaşık % 2’sini etkilediği bildirilmektedir. Klinik öykü ile sıklıkla teşhis edilebilmesine rağmen, çiğ meyve veya sebzeleri veya bazen çiğ kuruyemişleri yedikten sonra tipik oral semptomları olan hastalar için doğrulayıcı testlere ihtiyaç artmaktadır. Oral alerji sendromu olan hastalar ile fındık alerjisi olan hastalar arasındaki semptomların çakışması, genellikle, hasta yönetiminde bilgilendirmek ve riski sınıflandırmak için mevcut testleri kullanarak daha kesin bir tanımlama gerektiren bir alandır. ISAC Alerji testi ile çok sayıda rekombinant proteinlerin test edilmesi hastaların PR-10 ve / veya profilin proteinlerine (sadece birleşik düşük şiddetli klinik reaksiyon riski) veya lipid transfer proteini veya fıstık depolama proteinlerine (şiddetli reaksiyon riski daha yüksektir) reaksiyonun açıklığa kavuşturulmasında özellikle yararlıdır.
ISAC Endikasyonları:
Polisensensitize olan hastalarda teşhisin iyileştirilmesi.
Özellikle konvansiyonel alerji testlerinin pozitif sonuçları ile semptomlar arasında net bir korelasyon gözlenmeyen hastalarda tanı hatalarını önlemek.
Alerjen Spesifik İmmünoterapi açısından oluşabilecek terapötik hataları önleme.
Allerji açısından tutarsız klinik geçmişi olan ve/veya tedaviye yetersiz yanıt veren vakaları değerlendirmek.
İdyopatik anafilaksi anamnezi olan hastaların değerlendirilmesi
Beklenmeyen duyarlılıkları saptamak.
ISAC ALERJEN PROTEİN AİLELERİ
ImmunoCAP ISAC Alerji testi tek bir adımda büyük bir miktarda alerjene ait spesifik IgE antikor bilgisi sağlar. Çapraz reaksiyona giren proteinler sayesinde ImmunoCAP ISAC, proteinlerin türetildiği 51 kaynağa ek olarak yüzlerce alerjen kaynağı hakkında bilgi verebilir.
Isıya ve sindirime dayanıklı proteinlerdir, dolayısı ile gıdaların pişirilmesi ile de reaksiyon verirler.
OAS’ye ek olarak daha şiddetli sistemik reaksiyonlara neden olurlar.
Yeni bitkilerin gelişiminde kaynak malzeme olarak yemiş ve tohumlarda bulunan proteinler.
Profilin (1)
Bu proteinler ısıya ve sindirime duyarlıdır. Pişmiş gıdalar sıklıkla tolere edilir.
Nadiren klinik semptomlarla ilişkilendirilmekle birlikte bazı hastalarda lokal ve hatta şiddetli reaksiyonlara neden olabilir.
Profilinler tüm polenlerde ve yiyecek olarak kullanılan bitkilerde mevcuttur.
PR-10 proteini, Bet v 1 homologu (1)
PR-10 proteinlerinin bir çoğu ısıya ve sindirime duyarlıdır. Pişmiş gıdalar sıklıkla tolere edilir.
Çoğunlukla OAS gibi lokal semptomlar ile ilişkilidir.
Polenlere, meyve ve sebzelere gösterilen alerjik reaksiyonlarla ilişkilidir.
Polcalcin (Kalsiyuma bağlanan proteinler) (2)
Yiyecek olarak kullanılan bitkilerde yer almayan, polenlere karşı çapraz reaksiyonu belirleyen bir markerdır.
LTP (spesifik olmayan Lipid Transfer Proteinler, nsLTP) (1)
Isıya ve sindirime dayanıklı proteinlerdir, dolayısı ile gıdaların pişirilmesi ile de reaksiyon verirler.
Genellikle OAS (Oral Allerji Sendromu)’a ek olarak sistemik reaksiyonlarla ilişkilidirler.
Şeftali ve türevlerinin yetiştiği bölgelerde meyve ve sebzelere karşı gelişen alerjik reaksiyonlarla ilişkilidir.
CCD (2)
Çapraz reaktif karbonhidratlara karşı geliştirilen hassasiyetleri belirleyen bir markerdır.
Alerjik reaksiyonlara çok nadir sebep olsa da CCD içeren polen, yiyecek olarak kullanılan bitkiler, haşereler ve zehirlerin IVD sonuçlarında pozitifliğe neden olabilir.
Lipokalin (3)
Hayvanlarda sabit olarak bulunan önemli alerjenlerdir.
Hayvan türleri arasındaki sınırlı çapraz reaktiviteyi gösteren bir komponenttir.
Parvalbümin (3)
Bu proteinler ısıya ve sindirime karşı dirençlidir. Pişmiş gıdalarda da reaksiyona neden olurlar.
OAS’ye ek olarak daha şiddetli sistemik reaksiyonlara neden olurlar.
Ana alerjen balıkta bulunur ve farklı balık türleri ve amfibiler arasında çapraz reaksiyonu belirleyen bir markerdır.
Serum albümini (3,4)
Bu proteinler ısıya ve sindirime karşı oldukça hassastır.
Hayvanları farklı biyolojik sıvılarında ve bölgelerinde yer alırlar. Örn. inek sütü, kan, et ve epiteller.
Farklı yaygın memeli türleri arasındaki çapraz reaksiyonlara neden olurlar. Örn. Kedi-köpek domuz
ISAC ÖNEMLİ ALLERJEN KOMPONENTLERİ
Gal d 1, Ovomucoid (yumurta beyazı) (3)
Ovomucoid IgE antikorları kalıcı yumurta alerjisi ile ilişkili olup genellikle hem çiğ hem de pişmiş olarak tolere edilememektedir.
Tropomiyozin (3)
Bu proteinler ısıya ve sindirime karşı dirençlidir. Pişmiş gıdalarda da reaksiyona neden olurlar.
OAS’ye ek olarak daha şiddetli sistemik reaksiyonlara neden olurlar.
Kas dokularında aktine bağlanan proteinler olup kabuklu deniz hayvanları, maytlar ve hamamböceği arasında çapraz reaksiyonu belirleyen bir markerdır.
Ara h 1, 2, 3, 6, 8 ve 9 (yer fıstığı) (3)
Ara h 1, 2, 3, 6 ve 9 (LTP) IgE antikorları OAS’ye ek olarak yer fıstığı kaynaklı sistemik reaksiyonlara neden olur.
Ara h 8 (PR-10) IgE antikorları genel olarak OAS gibi daha hafif lokal semptomlara yol açar. Sıklıkla huş ağacına bağlı hassasiyetlerle ilişkilidir.
Gly m 4, 5 ve 6 (soya) (3)
Soya fasülyesine alerjik hastalarda sıklıkla Gly m 5 ve Gly m 6. Gly m 5 & Ara h 1 ve Gly m 6 & Ara h 3 IgE antikorları bulunmakta, anılan sıralamaya göre doğru orantılı olarak mercimek gibi diğer baklagiller ile de yüksek derecede benzerlik görülmektedir. Bu baklagillerde bulunan depo proteinlere ait IgE nedeniyle çapraz reaksiyon ve klinik reaktivite görülebilir.
Gly m 4 (PR-10) IgE antikorları genellikle OAS gibi lokal semptomlarla ilişkili olup huş ağacı hassasiyetinden ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, Gly m 4’e karşı şiddetli reaksiyonlar gösteren bazı vakalar da rapor edilmiştir. Örn. huş ağacı poleni mevsiminde, sıklıkla egzersiz ve az işlenmiş soyalı içecekler alımı ile kombine şekilde.
Alt a 1 (Alternaria) (3)
Alt a 1, astım gelişimiyle ilgili olan Alternaria’nın ana alerjenidir.
Tri a 19, Omega-5 gliadin (buğday) (5,6,7)
Yetişkinlerde Omega-5 gliadin (Tri a 19) IgE antikorları buğday alınımına bağlı olarak egzersiz veya Non Steroidal Antienflamatuar İlaçların kullanımına bağlı olarak tetiklenen reaksiyonlar ile ilişkilidir.
Omega-5 gliadin (Tri a 19) IgE antikorları çocuklarda buğdaya karşı ani reaksiyon riskiyle bağlantılıdır.