ALCAT Test

ALCAT: LÖKOSİT AKTİVASYON TEST YENİ NESİL GIDA VE KİMYASAL DUYARLILIK TESTİ

Yazı Boyutunu Değiştirebilirsiniz

ALCAT Test kişiye özel inflamasyon yaratan etkenlerin belirlendiği bir testtir. Gıdalar, gluten, süt proteinleri, Candida, gıda katkı ve boya maddeleri, kimyasallar ve benzeri etkenlerin belirlenmesini sağlar. Kronik inflamasyonun yönetimi, bağışıklığın ve sağlığın optimize edilmesi mümkün olur.

Kronik İnflamatuvar Hastalıklar

 

 

ALCAT Test Yale Üniversitesi tarafından bilimsel olarak valide edilmiştir.
‘’ALCAT doğruluğu ve etkinliği kanıtlanmış bir testtir’’
Prof.W.Z.Mehal,MD,PhD

 

 

 

 

 

Alcat Test gıda ve kimyasalların yaptığı inflamasyonu ölçen yeni nesil lökosit aktivasyon testidir. Laboratuvar ortamında hastanın kanından elde edilen PMN lökositler gıda ve kimyasallarla karşılaştırıldıktan sonra ortaya çıkan inflamatuvar hücre reaksiyonları yani boyut ve şekil değişikliği flow sitometri ile çok hassas bir şekilde ölçülür.

450’den fazla madde test edilebilir, kişiye özel diyet önerileri kolay anlaşılır renkli bir şema şeklinde raporlanır. Doğal bağışıklık sisteminde hafıza fonksiyonu olmadığı için eliminasyondan sonra reaktif gıdalar genellikle tolere edilebilir. ALCAT Test’in amacı kişiye özel inflamatuvar etki yaratan gıda ve kimyasalları elimine ederek immun homeostazı dengelemek, kronik inflamatuvar hastalıklarda önleyici olumlu etkiler oluşturmaktır.

ALCAT Testi

Antikor düzeylerini belirleyen alerji testi değildir. 
IgG Antikor Düzeyini Ölçen Gıda Intolerans Testi Değildir.

• Alcat Test Tip 1 gıda alerji testi değildir.
• Gıda Alerjisi için spesifik IgE antikorları testi yapılır.
• ALCAT Test koruyucu IgG antikorlarını analiz eden bir gıda intolerans testi değildir.

ALCAT TEST İnflamasyona sebep olan gıda ve kimyasalların
doğal bağışıklık sistemindeki etkilerini ölçen bir duyarlılık testidir.

ALCAT Testin Diğer Gıda Intolerans Testlerinden Farkı Nedir?

• ALCAT test doğal bağışıklık hücrelerin (PMN lökositlerin) yanıtını ölçer. Çünkü gıdalara ve kimyasallara karşı ilk reaksiyon doğal bağışıklık hücre yanıtıdır.
• Doğal bağışıklık hücrelerin yanıtını ölçerek kronik inflamasyon yapan gıdayı ve kimyasalı ayırt eder.
• Gluten duyarlılığı yanlızca doğal bağışıklık yanıtıdır ve bu nedenle çölyak olmayan gluten duyarlılığını (NCGE) ölçen tek testtir.
• ALCAT test valide edilmiş yani doğruluğu ve etkinliği kanıtlanmış bir gıda duyarlılık testidir.
• Birçok gıda intolerans testi gıdaya karşı gelişen IgG antikor ölçer ve bu koruyucu antikordur. Gıda reaksiyonunu göstermez.
• Bazı gıda duyarlılık testleri ise edinsel bağışıklık (lenfosit) yanıtını ölçer fakat valide edilmemiştir.

 

SARS-CoV-2 ve BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZ

Yazı Boyutunu Değiştirebilirsiniz

 

İnsan vücudu potansiyel saldırılara karşı güçlü savunma mekanizmaları ile donatılmıştır.

Herhangi bir virüs ile ilk kez karşılaşıldığında immun sistemimiz yeterli yanıtı veremeyebilir ve hastalanabiliriz.
Covid -19 pandemi sürecinde de bazı kişiler aynı durum ile karşı karşıya kalabilir.

Virüs ile infekte olduktan sonra immun sistemimiz antikor yanıtını oluşturmak üzere çalışmaya başlar. T lenfositleri tarafından uyarılan B lenfositleri plazma hücrelerine dönüşürler. Amaç viral antijene karşı antikor oluşturmaktır. Bilimsel verilerin yeterli olmaması nedeniyle SARS-CoV-2 virüsünün immun sistemden nasıl kaçtığı henüz bilinmiyor. Sitokin Profili, Covid-19 hastalık yükünün şiddeti ile yakın ilişki göstermektedir. Interluekin 2 artışı ile karakterizedir.

 

Bağışıklık Paneli: sIL2R, IL 6, IgA, IgG, IgM, CRP, Kan sayımı, Lenfosit tiplemesi (T lenfosit, Yardımcı T lenfositler, Sitotoksik T lenfositler , B lenfosit, NK hücreler), Vitamin D

Bağışıklık panelinde yer alan testler ile bağışıklık hücrelerinin durumunu bireye özel olarak değerlendirmek mümkündür. Bağışıklık sistemi ile ilgili olası sorunların erken dönemde tespit edilmesi, kök nedenin aydınlatılması, destek tedaviler ile kalıcı çözümler üretilmesi mümkündür. Koruyucu ve önleyici tedbirler ileride oluşabilecek bağışıklık sistemi ile ilgili hastalıkların önlenmesi açısından önemlidir.

Bağışıklık sistemi toksin, ağır metaller, kimyasal kirleticiler ve infeksiyon ajanları (virüs, bakteri, parazit, mantar) gibi dışarıdan gelen saldırılara karşı vücudumuzu savunan bir sistemdir. Bireyin kendi hücreleri ile kanserleşmeye yönelmiş hücreleri ve mikroorganizmaları ayırt edebilmekte, bağırsak, deri, diğer organların yararına olan flora bakterilerine saldırmamaktadır. Bağışıklık sisteminin infeksiyonları engellemenin yanı sıra tümör hücrelerini yok etme, dokuları ölü hücrelerden arındırma ve onarma gibi görevleri de vardır. Bu yararlı katkıların aksine normalin dışında, aşırı bağışıklık yanıtının ortaya çıkması ciddi doku hasarına neden olabilmektedir.

Bağışıklık sisteminin hassas dengeleri kritik önem taşır. Denge bozulduğunda savunma sistemi zayıflar, sık infeksiyon hastalıkları ve kronik inflamatuvar hastalıklar ortaya çıkabilir. Hatta bağışıklık hücreleri vücudun kendi hücrelerine saldırarak hasar verebilir ve otoimmun hastalıklar (Haşimato, Romatoid Artrit (RA), Sedef, Lupus (SLE), Çölyak, Multiple Skleroz (MS), gelişebilir.

Bağışıklık sistemi doğal bağışıklık ve edinsel bağışıklık olarak iki farklı yapıdan oluşur.

Doğal Bağışıklık Sistemi: Patojen ile karşılaştığında ilk olarak devreye giren, spesifik olmayan, hızlı yanıt oluşturan en basit savunma sistemidir. Patojeni yakalayıp içine alarak yok eden fagositik savunma hücreleri (granülositler, makrofajlar, mast hücreleri), doğal öldürücü hücreler (NK hücre) bu sistemde görev alır.

Edinsel Bağışıklık Sistemi: Patojen ile karşılaştığında patojene karşı spesifik olarak gelişen, özelleşmiş, daha etkili, komplike bir savunma sistemidir. Hafızası vardır, aynı patojen ile karşılaştığında onu tanır, daha hızlı ve etkin devreye girer. Bu sistemde T ve B lenfositler görev alır. Hücresel ve humoral bağışıklık olarak iki farklı yapıda işlev görürler.

  • Hücresel Bağışıklık: T lenfosit hücreleri görevlidir, bakterileri öncelikle üst düzeyde bir duyarlılık ile tespit edip, direkt fagosite ederek yok ederler.
  • Humoral Bağışıklık: B lenfositler görevlidir, sentezledikleri antikorlar (immunoglobulin) aracılığı ile bakterileri yok eder.

sIL-2R (Çözünür Interlökin-2 Reseptörü)

En önemli immün sistem düzenleyicilerden biri.

T lenfositler bağışıklık sisteminde önemli bir rol oynar. Dışarıdan gelen saldırılara ve kalıcı hücre içi patojenlere (virüsler, bakteriler, parazitler) karşı hücresel bağışıklığın korunmasından sorumludur. İnterlökin-2 (IL-2) T hücre büyümesini uyaran en önemli sitokindir. T hücreleri aktive ederek bağışıklık cevabını düzenler. Çözünür IL-2 reseptörü (soluble IL-2R) T hücre aktivasyonunu ölçmek için kullanılan iyi bir göstergedir. IL-2’nin lenfosit yüzeyi üzerindeki IL-2 reseptörüne bağlanması ile aktivasyon uyarısı T lenfositlere iletilir. IL-2 ile aktive edilen lenfositler, zara bağlı IL-2 reseptörlerinin sayısını arttırır. Kan dolaşımına çözünür bir formunu (sIL-2R) salar. sIL-2R kan seviyeleri, T hücresi aktivasyon düzeyini yansıtır. sIL-2R serum seviyeleri temelinde T hücre aktivitesi olan infeksiyöz durumlar, kronik inflamatuvar hastalıklar, romatoid artrit ve sarkoidoz gibi otoimmun hastalıklarda artar ve hastalık aktivitesi ile ilişkilidir.

Interlökin-6 (IL-6)

Inflamatuvar cevap ve konak savunmasında önemli bir sitokin

Interlökin-6 (IL-6), aktive T hücre, fibroblast ve makrofajlar tarafından salınan bir sitokindir. T ve B hücre fonksiyonunu düzenleme, immunoglobulin sekresyonu, akut faz inflamatuvar reaksiyonu gibi görevleri vardır. İnfeksiyona karşı oluşturulan inflamatuvar cevap ve konak savunmasında önemli bir rol oynar.

T lenfositler

Kandaki lenfositlerin % 60-75’i T lenfosit grubuna aittir. T hücreler yüzeylerindeki CD3 molekül kompleksi tarafından tanımlanır. T hücrelerinin yüzeylerinde antijeni tanıyabilen spesifik reseptörleri (TCR) vardır. Patojenlerin özgül tanınmasından ve edinsel bağışıklık yanıtının başlatılmasından sorumludurlar. T hücreleri farklı fonksiyonları olan iki ana gruba ayrılır: T yardımcı (helper) hücreleri ve sitotoksik T hücreleri.

T yardımcı (helper) hücreler (CD4) T yardımcı hücreleri, spesifik bağışıklık tepkisinin koordinatörleridir. Yüzeyinde antijen taşıyan hücrelerle (APC), örneğin dendritik hücreler, makrofajlar ve B lenfositler) doğrudan temasa geçer ve spesifik antijen reseptörleri ile antijeni tanır. Bu, spesifik T yardımcı hücrenin aktivasyonuna, çoğalmasına yol açar ve çeşitli sitokinler salgılayarak bağışıklık hücrelerinin devreye girmesi için sinyal gönderir. Böylece sitotoksik T hücrelerinin ve antikor üreten B-hücrelerinin çoğalmasını, farklılaşması ve fonksiyonunu tetikler.

Sitotoksik T hücreler (CD8) Sitotoksik T hücreleri bağışıklık sisteminin efektör hücreleridir. Sitotoksik T hücreleri hastalıklı hücrelerin, virüs bulaşmış hücrelerin ve kanserleşmeye dönmüş vücut hücrelerinin spesifik olarak yıkımından sorumludur.

B lenfositler

Kandaki lenfositlerin % 20-30’u B lenfositler grubuna aittir. B lenfositlerin ana sorumluluğu savunma sisteminde antikor moleküllerinin (immünoglobulin) sentezidir. Antikorların üretimi normalde T yardımcı hücrelerin aktivasyonundan ve plazma hücrelerine dönüşümünden sonra başlar. Yüzeylerinde oldukça spesifik antijen reseptörleri vardır ve bu sayede immünoglobulin molekülleri ile patojenleri bağlar. Yüzeyinde antijen taşıyan hücreler olarak hareket edebilir ve böylece bağışıklık reaksiyonlarını tetikleyebilirler. B hücrelerinin azalması yetersiz antikor üretimine yol açabilir.

Doğal öldürücü hücreler (NK hücreleri)

NK hücreler, kanserleşmeye dönmüş hücreler veya virüs bulaşmış hücrelerin doğrudan yok edilmesinde önemli bir rol oynar. Saldırı için T yardımcı hücreler tarafından düzenlenmeye ve hedef hücreleri işaretlemeye ihtiyaç duymazlar. Bununla birlikte, aktiviteleri üretilen İnterlökin-2’ye bağlıdır. NK hücreler virüs bulaşmış veya kanserleşmeye dönmüş hücreleri yüzey özellikleri nedeni ile tanır. Doğrudan hedef hücrede yıkım (lizis) veya programlı hücre ölüm mekanizmasını (apoptoz) devreye sokarlar.

 

Referanslar

1. Morris JC, Waldmann TA. Advances in interleukin 2 receptor targeted treatment. Ann Rheum Dis. 2000;59(1):109-14.
2. Witkowska AM. On the role of sIL-2R measurements in rheumatoid arthritis and cancers. Mediators Inflamm. 2005;2005(3):121-30. 3.Rosa MS, Pinto AM. Cytokines. In: Burtis CA, Ashwood ER, Bruns DE, editor(s). Tietz textbook of clinical chemistry and molecular diagnostics. 2005. p. 645-744.

 

Omega-3 ve Omega-6 Yağ Asitleri Profili

Yazı Boyutunu Değiştirebilirsiniz

İnsanların zihinsel ve fiziksel fonksiyonlarını yerine getirebilmesi, beslenme durumlarıyla yakından ilgilidir. Sağlıklı yaşam, büyüme, gelişme, zihinsel ve bedensel fonksiyonlarının sürekliliği yeterli ve dengeli beslenme ile sağlanabilir (1). Diyetle alınan yağın genellikle sağlık için olumsuz etkilere sahip olduğu düşünülse de, özellikle belli yağlar insan sağlığı için esansiyel olup diyette bulunmaları zorunludur.

 

Esansiyel Yağ Asitleri

Vücudun üretemediği ve mutlaka besinler yoluyla alınması gereken yağ asitlerine esansiyel yağ asitleri (EYA) denir. EYA, insan ve diğer memeliler için mutlak gerekli olan çoklu doymamış yağ asitleridir. Vücutta Omega-3 (ω-3) ve Omega-6 (ω-6) olmak üzere iki tip EYA bulunur. ω-3 serisinin esas temsilcileri 18 karbonlu ve üç adet çift bağ içeren alfa-linoleik asit (ALA, 18:3), ω-6 serisinin esas temsilcisi ise 18 karbonlu ve iki çift bağ içeren linoleik asittir. (LA, 18:2) ω-9 serisinden olan oleik asit (OA, 18:1) ve ω-7 serisini temsil eden palmitoleik asit (PA, 16:1) organizmada yaygın şekilde kullanılan, ancak esansiyel olmayan yağ asitleridir (2).

Yağlar içerdikleri yağ asitleri ile birbirinden farklılaşırlar. Karbon (C) sayılarına göre kısa (C2-4), orta (C6-10), uzun (C12-20) ve çok uzun zincirli (C>22) olarak adlandırılan yağ asitleri, yapılarında çift bağ içerenler doymamış (ansature), çift bağ içermiyenler doymuş (sature) yağ asitleri olarak tanımlanır. Doymamış yağ asitleri ise çift bağlarının sayısına göre kendi içlerinde tekli doymamış (monoansature) ve çoklu doymamış (poliansature) yağ asitleri olarak sınıflandırılır (3).

Doğrudan biyolojik aktiviteleri bulunan EYA ayrıca eikozanoid ürünlerinin de (prostaglandin: PG, tromboksan: TX ve lökotrienler: LT) öncüsüdür. Eikozanoidler sindirim, üreme ve bağışıklık sistemlerinin düzenlenmesinde önemli rol oynarlar.

ω-3 yağ asitlerinin önemi ilk defa Grönland’ın İnuit halkı üzerine yapılan çalışmalarda fark edilmiştir. Geleneksel gıdaları, yüksek oranda yağ içermesine rağmen, İnuitlerin kalp ve romatizmal hastalıklar, astım ve endüstriyel ülkelerde sık görülen pek çok hastalığa karşı dirençli oldukları gözlenmiştir. Bunun nedeninin doymamış yağları içeren balık etleri ve deniz memelilerinin yağlarını yaygın olarak tüketmeleri olduğu ileri sürülmüştür (4).

Omega-3 Kaynakları

Hayvansal kaynak olarak balık (ringa, uskumru, sardalya, alabalık, somon vb) ve az miktarda da yumurtada bulunur.

Bitkisel kaynak olarak; keten tohumu yağı, kanola yağı, soya fasulyesi yağı, ceviz, balkabağı çekirdeği, kenevir tohumu yağı ve semizotu gibi yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller ve kolza tohumu ALA’dan zengindir. İnsan sütünde ω-3 yağ asitleri önemli miktarda bulunur. Eikosapentaenoik asit (EPA, 20:5, ω-3), ve dokosaheksaenoik asidin (DHA, 22:6 ω-3) ana kaynağı deniz balıklarıdır.

 

Omega-6 Kaynakları

Mısır yağı, soya fasulyesi yağı, ayçiçek yağı, aspir (yalancı safran) yağı, ceviz, balkabağı çekirdeği ve keten tohumu yağı ω-6 yağ asitlerinin önemli kaynaklarıdır. Yumurta, kümes hayvanı etleri, tam buğday unundan yapılmış ürünler, fırınlanmış besinler, bitkisel yağlar ve margarin LA içerir. Anne sütünün gamma-linolenik asit (GLA, 18:3, ω-6) içeriği oldukça zengindir. Çuha çiçeği yağı, siyah kuş üzümü ve kenevir tohumu yağı önemli miktarda GLA içerir. Bazı mantar türlerinin de GLA miktarı fazladır. Dihomo-GLA (DGLA, 20:3, ω-6) ise insan sütünde, karaciğer, testis, adrenal ve böbrekte bir miktar bulunur. Anne sütü sınırlı miktarda araşidonik asit (AA, 20:4, ω-6) içerirken inek sütündeki miktar ise çok düşüktür. Et, yumurta sarısı, bazı deniz yosunları ve bazı karides türleri yoğun miktarda AA içerir.

 

Son yıllarda yapılmış olan çalışmalara ait bulgular, insanların daha sağlıklı olmalarında yağların ve yağlarda bulunan yağ asitlerinin tür ve miktarlarının da önemli olduğunu göstermiştir. Günümüzde insanların gıda tüketim alışkanlıklarının sonucu olarak margarin ve kızartma yağlarının kullanımındaki artış omega-6 yağ asidi olan araşidonik asit ile metabolik öncülü olan linoleik asidin tüketiminin artmasına yol açmıştır. Bilindiği gibi Aroşidonik asit proinflamatuvar özelliğe sahip olan eikosanoidlerin (TXA 2, PGE 2, PGI 2) ve lökotrienlerin (LTB 4, LTC 4, LTE 4) sentezinde rol almaktadır.

Oysa α-linolenik asit ve türevleri antienflamatuvar özelliğe sahip eikosaenoidler (TXA 3, PGE 3, PGI 3) ile EPA ve DHA gibi omega-3 yağ asitlerinin tüketimi prostat, göğüs, akciğer ve bağırsak kanserlerinin önlenmesi yanı sıra, kardiyovasküler hastalıklar, hipertansiyon, romatoid artrit, osteoporoz, diyabet, astım, Alzheimer, depresyon ve şizofreninin hem önlenmesi hem tedavisinde önemlidir. Ayrıca immün sistemin kuvvetlendirilmesi, erken dönemde zeka gelişimi, yüksek doğum ağırlığı üzerine de olumlu etkilerinin olduğu bildirilmektedir (5).
Aynı şekilde adı geçen yağ asitlerinin sinir sistemi gelişimi, beyin fonksiyonları ve retina üzerine de olumlu etkilerinin olduğu ifade edilmektedir (6).

 

ω-6 /ω-3 Yağ Asitleri Oranı

ω-6 ve ω-3 yağ asitlerinin hangi oranda alınması gerektiği konusunda tam bir fikir birliği sağlanamamıştır. Batı tarzı beslenmede bu oran 10:1 – 30:1 arasındadır. Dünya Sağlık Örgütü bu oranın 5:1 – 10:1 arasında tutulmasını önermektedir. Ancak sağlıklı oranın 1:1 – 4:1 arasında olduğu düşünülmektedir. ω-3 yağ asidi olarak günde 650 g EPA + DHA ve 2.22 g ALA ve ω-6 olarak 4.44 g LA alındığında ω-6/ω-3 oranı 1.5:1 değerindedir (7). Bu oranlar ω-3 ve ω-6 yağ asitlerinin farklı miktarları ile de sağlanabileceğinden günlük gereksinim olarak farklı miktarlar da bildirilmektedir.

İdeal günlük miktarın 1.5-2 g olması benimsenmiştir.

 

Omega-3, Omega-6 Yağ Asitleri Profili

 

Omega-3’ün Kardiyovasküler Sistem Üzerine Olan Başlıca Etkileri

•Anti-aritmik
• Anti-trombotik
• Anti-aterosklerotik
• Anti-inflamatuvar
• Endotel fonksiyonunu düzenleme
• Hafif düzeyde hipotansif etki
• Trigliserid düzeylerini düşürme
• Aterosklerotik plak oluşumunu geciktirme

Diabetes Mellitus – Omega Yağ Asitleri İlişkisi

Yapılan son araştırmalar, balık etinde bulunan ω-3 yağ asitlerinin insulinin işlevini artırdığı ve özellikle de tip II diyabetlilerde hastalığın oluşumunu geciktirdiği ortaya konulmuştur.

Gebelik – Omega Yağ Asitleri İlişkisi

Gebelik sırasında düşük veya premature doğumu önlemenin yanı sıra bebeğin doğum ağırlığını artırmaktadır. Ayrıca, fetusun sinir sistemi ve damar gelişiminin çok yoğun olduğu, gebeliğin son 3 ayında DHA gereksimini çok arttığı bilinmektedir. Omega-3 kullanımı ile erken doğum (early preterm, <34 hafta) riskinin %58, erken doğum (<37 hafta) riskinin %17 oranında azaldığı saptanmıştır.

Kanserde ω-6 /ω-3 Dengesinin Önemi

Balık yağlarının kanser üzerinde doğrudan tedavi edici etkisinden çok, kanserden korunma etkileri daha ön plandadır.

Hastalıklarda Korunma ve Tedavisinde Omega-3 Gereksinmesi

“Mayo Clinic”, “American Heart Association-AHA”, “National Institutes of Health-NIH” gibi kurumlar, haftada 2 kez ω-3 yağ asitlerinden zengin balık tüketimini önermektedir. Koroner arter hastalığı olan, özellikle yüksek trigliserid seviyeli hastalarda EPA ve DHA suplemantasyonunu önermektedirler.

 

KAYNAKLAR 

1.Çelebi S. ve Karaca H. Yumurtanın besin değeri, kolesterol içeriği ve yumurtayı n-3 yağ asitlerince zenginleştirmeye yönelik çalışmalar. Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi 37(2): 257-265 (2006).
2.Harris WS, Miller M, Tighe AP, Davidson MH, Schaefer EJ. Omega-3 fatty acids and coronary heart disease risk: clinical and mechanistic perspectives. Atherosclerosis 2007; 197: 12-24.
3.Das UN. Essential fatty acids: biochemistry, physiology and pathology. Biotechnol J 2006; 1: 420-39.
4.Dyerberg J, Bang HO, Hjorne N. Fatty acid composition of the plasma lipids in Greenland Eskimos. Am J Clin Nutr 1975; 28: 958-66.
5.Ceylan, N., Yenice, E., Gökçeyrek, D., Tuncer, E., 1999. İnsan Beslenmesinde Daha Sağlıklı Yumurta Üretimi Yönünde Kanatlı Besleme Çalışmaları. YUTAV’99 Uluslararası Tavukçuluk Fuarı ve Konferansı, 3-6 Haziran, İstanbul, 300-307.
6.Çabuk, M., Ergül, M., Basmacıoğlu, H., Akkan, S., 1999. Yumurta Ve Piliç Etindeki n-3 Yağ Asitlerinin Artırılma Olanakları. Uluslararası Hayvancılık 99 Kongresi, 224-24 Eylül, İzmir.
7.Simopoulos AP, Leaf A, Salem Jr N. Statement on the essentiality of and recommended dietary intakes for omega−6 and omega−3 fatty acids. Prostaglandins Leukot Essent Fatty Acids 2000; 63: 119-21.

sIL-2R, ÇÖZÜNÜR IL-2 RESEPTÖRÜ

Yazı Boyutunu Değiştirebilirsiniz

İmmun sistem aktivasyonunda yeni bir belirteç

sIL-2R, Çözünür IL-2 Reseptörü

İmmün sistem düzenleyici

 

T lenfositler bağışıklık sisteminde önemli rol oynar. Dışarıdan gelen saldırılara ve kalıcı hücre içi patojenlere (virüsler, bakteriler, parazitler) karşı hücresel bağışıklığın korunmasından sorumludur.

İnterlökin 2 (IL-2) T hücre büyüme ve farklılaşmasını uyaran en önemli sitokindir. T hücrelerini aktive ederek bağışıklık cevabını düzenler.

Çözünür IL-2 reseptörü (sIL-2R) T hücre aktivasyonunu ölçmek için kullanılan bir göstergedir. IL-2’nin lenfosit yüzeyi üzerindeki IL-2 reseptörüne bağlanması ile aktivasyon uyarısı T lenfositlere iletilir. IL-2 ile aktive edilen lenfositler, hem zara bağlı IL-2 reseptörlerinin sayısını arttırır hem de reseptörün çözünür formunu (sIL-2R) kan dolaşımına salar.
sIL-2R kan düzeyleri, T hücre aktivasyon boyutunu yansıtır.

sIL-2R kan düzeyleri T hücre aktivitesi artmasına neden olan infeksiyöz durumlar, kronik inflamatuvar hastalıklar, romatoid artrit ve sarkoidoz gibi otoimmun hastalıklarda artar ve hastalık aktivitesi ile ilişkilidir.

CRP ve sedimantasyon hızı (ESR) gibi genel inflamasyon belirteçlerinin aksine, sIL-2R spesifik ve hızlı bir şekilde T lenfositlerin aktivasyonunu gösterir. Bu nedenle hücresel bağışıklık ile ilişkili hastalıkların teşhisi ve izlenmesi için önemli bir göstergedir.

Serumda sIL-2 reseptörünün ölçüm endikasyonları

Spesifik immun sistem aktivasyonu ve T hücre aracılı bağışıklık hastalıklarının tanısı ve izlenmesi

  • Kalıcı hücre içi patojenler (virüsler, bakteriler, parazitler)
  • Otoimmun hastalıklar
  • Kronik inflamatuvar durumlar
  • IgG4-ile ilişkili fibroinflamatuvar durumlar
  • Sarkoidoz için en iyi takip parametresi
  • Romatoid artrit ve diğer bağ dokusu hastalıklarında özellikle tedavi başarısının değerlendirilmesinde
  • Doku reddi indikatörü
  • Hematolojik lenfoproliferatif hastalıklar, B ve T Lenfomalar

İmmun aktivasyon antijen temasından sonra TH0 hücrelerinden gelişir. IL-2’nin lenfosit yüzeyi üzerindeki IL-2 reseptörüne bağlanması ile aktivasyon uyarısı T lenfositlere iletilir. TH1, TH17, TH2 ve Treg hücre cevabı ve haberleşmeyi sağlayan çeşitli sitokinler arayıcılığı ile immun yanıt düzenlenir. Bu hücreler arasındaki etkileşimler, güçlü ve iyi kontrol edilen bir bağışıklık cevabını oluşturur.

Örnek Rapor

Referanslar

  1. Morris JC, Waldmann TA. Advances in interleukin 2 receptor targeted treatment. Ann Rheum Dis. 2000;59(1):109-14.
  2. Witkowska AM. On the role of sIL-2R measurements in rheumatoid arthritis and cancers. Mediators Inflamm. 2005;2005(3):121-30.
  3. A. F. Karim et al. Soluble Interleukin-2 Receptor: A Potential Marker for Monitoring Disease Activity in IgG4-Related Disease. Mediators of Inflammation. Volume 2018, Article ID 6103064, 6 pages https://doi.org/10.1155/2018/6103064
  4. L A Rubin , D L Nelson. The Soluble interleukin-2 Receptor: Biology, Function, and Clinical Application. Ann Intern Med 1990 Oct 15;113(8):619-27. doi: 10.7326/0003-4819-113-8-619.
  5. Kamisawa T, Zen Y, Pillai S, Stone JH. IgG4-related disease. Lancet. 2015;385:1460–71.
  6. Kamisawa T, Funata N, Hayashi Y, Tsuruta K, Okamoto A, Amemiya K, et al. Close relationship between autoimmune pancreatitis and multifocal fibrosclerosis. Gut. 2003;52:683–7
  7. Laura E. M. Eurelings, et al. Sensitivity and specificity of serum soluble interleukin-2 receptor for diagnosing sarcoidosis in a population of patients suspected of sarcoidosis. PLoS One. 2019; 14(10): e0223897. doi: 10.1371/journal.pone.0223897
  8. Onur Boyman 1, Jonathan Sprent. The Role of interleukin-2 During Homeostasis and Activation of the Immune System. Nat Rev Immunol 2012 Feb 17;12(3):180-90. doi: 10.1038/nri3156.

COVID-19 SAYISAL IgG ANTİKOR TESTİ

Yazı Boyutunu Değiştirebilirsiniz

COVID-19 Sayısal (Kantitatif) IgG Antikor Testi

Antikor Nedir?

  • Antikorlar, bağışıklık sisteminin tehditleri tanımlamasına ve ortadan kaldırmasına yardımcı olan proteinlerdir.
  • Hastalık ya da aşı sonrası, vücudumuz enfeksiyonlara karşı korunmak için antikor üretir.

PCR ve Antikor Testleri Arasındaki Farklar Nelerdir?

  • Antikor testi, vücudun COVID-19 virüsüne karşı oluşan doğal bağışıklık yanıtını ve aşı kaynaklı oluşacak bağışıklık düzeyinin tespit edilmesini sağlar.
  • PCR testi, virüse ait RNA’yı (genetik materyalini) gösteren bir moleküler tanı testidir. Pozitif PCR sonucu, örnek alındığı anda virüsün var olduğu anlamına gelir.

COVID-19 Bağışıklığında Hangi Antikora Bakılır?

  • Virüsün spike proteinine karşı oluşan IgG bağışıklık antikorunun sayısal ölçümü, kişinin bağışıklık yanıtını değerlendirmede daha değerlidir.
  • Kullanılan aşılar spike proteinine karşı antikor cevabın oluşturulmasını amaçlar.

COVID-19 Sayısal IgG Antikor Testi Ne Zaman Yaptırılmalıdır?

  • Antikor başlangıcı, genellikle hastalık başlangıcını takiben 15 gün sonra saptanabilir olur.
  • Aşı sonrası bağışıklık yanıtını değerlendirmek için doz aşıdan 21 gün sonra kullanılır.

COVID-19 Sayısal IgG Antikor Testi Güvenilir Midir?

  • IgG antikorları, güvenilir bir yöntem olan kemilüminesans mikropartikül immunoassay CMIA yöntemi ile sayısal olarak saptanmaktadır.
  • Bu yöntemle yapılan testler % 99,60 yüksek klinik özgüllüğe ve % 99,94 duyarlılığa sahiptir.

COVID-19 Sayısal IgG Antikor Testi Nasıl Yapılır?

  • Antikor testi kan örneğinden çalışılmaktadır.

COVID-19 Sayısal IgG Antikor Testinin Sonucu Ne Zaman Çıkar?

  • Antikor testi 24 saat içerisinde sonuçlanmaktadır.

Sonuçlar Nasıl Yorumlanır?

  • Anti SARS CoV 2 IgG Antikoru < 50 AU/mL için negatif
    Anti SARS CoV 2 IgG Antikoru  ≥ 50 AU/mL için pozitif olarak yorumlanır.
  • Antikor testi bağışıklık sistemimizin aşıya ya da virüse karşı antikor yanıtı verip vermediğini veya ne düzeyde verdiğini gösterir.
  • Aşı olmamış kişilerde IgG antikorunun varlığı, kişinin hastalığı geçirip iyileşmiş ve muhtemelen bağışıklık geliştirmiş olduğu anlamına gelir.

COVID-19 Sayısal IgG Antikor Testi Neden Önemlidir?

  • COVID-19 aşısına karşı gelişen bağışıklık yanıtının belirlenmesinde kullanılabilir.
  • Enfeksiyon geçirmiş kişilerin bağışıklık düzeyleri değerlendirilebilir.
  • Bağışıklığı olan kişiler, antikor ihtiyacı olan ağır hastalar için plazma bağışında bulunarak tedaviye katkı sağlayabilirler.

Aşı veya Hastalık Sonrası IgG Antikoru Oluşmayabilir Mi?

  • Hızlı testler dışındaki yöntemler ile bakılan antikor yanıtları, yeterli düzeyde antikor oluşmuş ise yüksek bir saptama oranına sahiptirler.
  • Sonucun negatif çıkmasının nedeni, kişinin bağışıklık yanıtı ile ilgilidir ve antikor yanıtı oluşmayabilir/ oluşup kısa sürede düşebilir/ yeterli düzeyde oluşmayabilir.

Enfeksiyon Geçirmek Kişiyi Yeni Hastalıktan Korur Mu?

  • COVID-19 virüsüne karşı oluşan antikorların bizi yeni enfeksiyondan koruyup koruyamayacağı henüz bilimsel olarak net değildir.
  • Aşı sonrası ya da enfeksiyonu geçirdikten sonra ölçülen hiçbir antikor düzeyi bize COVID-19’a karşı ne derece korunmamız olduğunu kesin olarak söyleyemez.

 

COVID-19 Sayısal IgG Antikor Testi yaptırabileceğiniz 17 şubemizin bilgilerine ulaşmak için tıklayınız.

COVID-19 – YENİ KORONAVİRÜS HASTALIĞI

Yazı Boyutunu Değiştirebilirsiniz

COVID-19 virüsü, hasta bireylerden öksürme, hapşırma yoluyla ortaya saçılan damlacıklarla ve hastaların kontamine ettiği yüzeylerden (göz, ağız, burun mukozasına temasla) bulaşabilir.

Kabul edilen kuluçka süresi  2-14 gün arasındadır.

En sık görülen belirtiler ateş, öksürük ve solunum sıkıntısıdır. Ayrıca yorgunluk, halsizlik, kas ve eklem ağrısı, ishal görülebilir.

Daha ciddi vakalarda; zatürre, ağır solunum yetmezliği, böbrek yetmezliği ve hatta ölüm gözlenebilir.

Hastalık %80 oranında hafif düzeyde seyreder. Ateş ve öksürüğe solunum sıkıntısı ve nefes darlığı eklenmesi durumunda bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.

Nasıl korunabiliriz?

Genel solunum yolu enfeksiyonlarından korunma kuralları Koronavirüs için de geçerlidir.

  • Kalabalık ve kapalı ortamlardan uzak durulmalıdır.
  • Hasta insanlarla temastan kaçınılmalıdır (mümkün ise en az 1 metre uzakta bulunulmalı).
  • Tokalaşma ve sarılmadan kaçınılmalıdır.
  • Ortamlar sık sık havalandırılmalıdır.
  • Özellikle hasta insanlarla veya çevreleriyle doğrudan temas ettikten sonra eller en az 20 saniye boyunca su ve sabunla  iyice yıkanmalıdır.
  • Eller yıkanmadan ağız, burun ve gözlerle temas edilmemelidir.
  • Eller, en az 20 saniye boyunca sabun ve suyla yıkanmalı sonrasında kurulanmalıdır.
  • Sabun ve suyun olmadığı durumlarda alkol bazlı el antiseptiği veya kolonya kullanılmalıdır.
  • Elde görünür bir kirlenme olmadığı sürece el antiseptikleri, el yıkama kadar etkilidir.
  • Kıyafetlerinizi 60 – 90 derecede normal deterjanla yıkayın.
  • Kapı kolları, armatürler, lavabolar gibi sık kullanılan  yüzeyler gün içerisinde en az 3 kez  uygun dezenfektanlar ile  temizlenmelidir.
  • Bağışıklık sisteminizi güçlendirmek için dengeli beslenin, uyku düzeninizi sağlayın.
  • Evden dışarıya çıktığınızda maske kullanılmalı, sosyal mesafe korunmalıdır.
  • Herhangi bir viral solunum yolu enfeksiyonu geçirmekte olan kişinin öksürme  veya  hapşırma sırasında burun ve ağzını tek   kullanımlık  kağıt mendil  ile  örtmesi, kağıt mendilin bulunmadığı durumlarda ise dirsek içini kullanması gereklidir. Hasta kişilerin mümkünse kalabalık yerlere girmemesi, eğer girmek zorunda kalınıyorsa tıbbi maske kullanılması önerilmektedir.  Maske çıkarıldığında hemen çöpe atılmalı ve eller yıkanmalı veya antiseptikle temizlenmelidir.

 

 


Eldiven, sadece sağlık çalışanları tarafından hastanın bakımı ve muayenesi sırasında kullanılır.


Tüm hastalıklardan korunmanın tek yolu vücut direncini ve bağışıklığı artırmaktır.
Bunun şartları ise iyi beslenme, yeterli uyku ve stressiz bir yaşamdır.

ARI ALERJİSİ

Yazı Boyutunu Değiştirebilirsiniz

Günlük yaşamımızda en çok karşılaşılan ve anafilaksi gibi ciddi reaksiyonlara yol açan böcek türü Insecta sınıfının Hymenoptera takımıdır. Hymenoptera kelimesi eski Yunanca’da membran anlamına gelen ‘hymenos’ ve kanat anlamına gelen ‘ptera’ kelimelerinden türemiştir. Çeşitli arı ve karınca türlerini kapsayan, dört adet membranımsı kanadı olan böceklere verilen genel isimdir. Hymenoptera takımı içinde en sık karşılaşılan böcek sokmaları, arılara bağlı olarak meydana gelenlerdir. Hymenoptera takımına mensup üç aile alerji bakımından önemlidir. Bunlar Vespidae, Apidae ve Formicidae’dır (1-2).

Arı alerjisi, klasik IgE aracılıklı (Tip I aşırı duyarlılık reaksiyonu) alerjik hastalıklardan biridir. M.Ö. 26. yüzyılda Mısır kralı Menes’in bir yabani arı tarafından başparmağından sokulması sonucu ölümü, hiyerogliflerde kayıtlara geçmiş olan ve arı alerjisi sonucu tarihte bilinen ilk ölüm olayıdır. Arı sokmaları sonucu gelişen anafilaksiye bağlı ölüm olgularının sayıları ülkelere ve yıllara göre değişmekle birlikte, çeşitli ülkelerde 1 yılda ve bir milyon nüfus başına bildirilen ölüm olgusu sayılarının 0,09-0,45 arasında olduğu bildirilmektedir. Ancak arı sokmalarına bağlı anafilaksi sonucu görülen ölümlerin tanımlanmasında bazı zorluklar, yanlış ve eksik tanımlamalar bulunması nedeniyle gerçek ölüm oranlarının bildirilen rakamlardan daha yüksek olabileceği düşünülmekte; özellikle ani ve açıklanamayan ölüm olgularının bir kısmının arı alerjisine bağlı olabileceği belirtilmektedir.

Vespula türleri Amerika’nın kuzeyinde ve Avrupa’da en sık görülen arılar iken, Avrupa’nın Akdeniz kıyılarında Polistes ve Vespula türleri daha sık görülmektedir. Ülkemizde en sık bal arısı (Apis mellifera) ve yaban arısı (Vespula vulgaris) görülmektedir.

Hymenoptera’ların sebep olduğu böcek sokmalarının genel toplumdaki sıklığının yaklaşık %57 ile %95 arasında olduğu bildirilmiştir (3). Arı sokmalarında çoğu kez ağrı, şişlik, kızarıklık meydana gelir ve bu belirtiler genellikle soğuk uygulama, antihistaminiklerin kullanılması gibi basit tedavi ile birkaç saat ya da gün içinde kaybolur. Daha geniş lokal reaksiyonlar yetişkinlerin %10-15’inde görülür ve 1 haftada kaybolur. Sistemik alerjik reaksiyonların yetişkinlerde %3, çocuklarda %0.4-0.8 oranında görüldüğü bildirilmiştir (4,5). Ülkemizde yapılan bir araştırmada ise bu oran %2.2 olarak saptanmıştır (6).

Arı Alerjisi Belirtileri Nelerdir?

Arı alerjisi öngörülemeyen bir durumdur. Bir kişiyi arı soktuğunda sadece soktuğu yerde geçici hafif ağrı, yanma, kaşıntı ve kızarıklıkla beraber ufak bir şişlik oluşabilir. Bu normal bir reaksiyondur ve genellikle tedavisiz iyileşir. Bazı kişilerde ise arının soktuğu yerdeki şişlik giderek büyüyebilir. Çok az kişide ise belirtiler arının soktuğu yerden uzaktaki vücut bölgelerinde hemen (30 dakika içinde) ortaya çıkar. Bu durumda “alerjik şok” tablosu dediğimiz nefes darlığı, hırıltılı solunum, çarpıntı, bayılma, karın ağrısı bulantı ve kusma, ishal, tüm vücutta kaşınma ve kızarıklıklar, yüzde, dilde ve deride şişlikler ortaya çıkabilir. Hayati tehlike arz eden belirtiler ise boğaz ile dilde şişme, ses kısıklığı ve tansiyon düşmesidir. Bu belirtilerin bir veya birkaçı beraber bulunabilir. Bu durum sistemik yani genel bir alerjik reaksiyona işaret eder ve seyrek de olsa ölümle sonuçlanabilir.

Arı sokması sonucu sistemik alerjik reaksiyon gelişme öyküsü olan olgularda ikinci bir arı soktuğunda reaksiyonun görülme riski daha da artmaktadır. İlkinde reaksiyon hafif bile olsa tekrarında çok daha ciddi reaksiyon gelişme olasılığı vardır. Bu durum anafilaksi riski taşıyan kişilerin yaşamını olumsuz yönde etkilemekte ve arı sokacak korkusuyla sıklıkla yaşam tarzlarını değiştirmelerine neden olmaktadır.

Arı Alerjisinde Tanı

Arı alerjisinde hastaların verdiği bilgiler oldukça karakteristiktir. Arı alerjisinin tanısında hastanın sorgulanması, deri testleri ve laboratuvar kan testleri önemlidir. Hasta çok iyi sorgulanmalı, geçmişteki arı sokmalarının zamanı, ne gibi özellikler taşıdığı, reaksiyonun nasıl seyrettiği ve beraberinde ne gibi şikayetlerin ortaya çıktığı araştırılmalıdır.

Arı Alerjisi Tedavisi

Hayatı tehdit eden reaksiyon geçiren hastaların acil durumlarda kullanmak üzere yanlarında adrenalin (epinefrin) enjektörü taşımaları gerekir. Bu hastalara ayrıca arı zehri (venom) ile immünoterapi (aşı tedavisi) uygulanması gerekir. İmmünoterapi tedavisi düşük dozdan başlayarak giderek artan dozlarda arı zehrinin vücuda verilmesi şeklinde uygulanan bir tedavidir.

Hastaların ayrıca arı sokmasından kaçınmak için arıların bulunduğu bölgelerden uzak durmak, arıları provoke etmemek, yanlarında arıları cezbeden meşrubat, yiyecek bulundurmamak şeklinde önlemler alması gerekir.

Arı zehri, biyojenik aminler, bazik peptitler ve çoğu enzimatik aktiviteye sahip yüksek moleküler ağırlıklı proteinlerin yanı sıra düşük moleküler ağırlıklı maddelerin bir karışımıdır. Şimdiye kadar tanımlanan bal arısı zehri alerjenleri, 3 ila 200 kDa arasında değişen moleküler kütleye sahip proteinler veya glikoproteinlerdir.

Bal Arısı Majör Alerjenleri

  1. Fosfolipaz A2 (Api m1):
    Bal arısı fosfolipazı oldukça güçlü bir alerjendir, inhalasyon yoluyla da alerjenik etki gösterir. Venom kuru ağırlığının %7-15’ini oluşturur.
  2. Hyalüronidaz (Api m2): Venom kuru ağırlığının %0.5-1.5’ini oluşturur.
  3. Asit fosfataz (Api m3)
  4. Melittin (Api m4)
  5. Alerjen C (Api m5): Molekül ağırlığı 95 kDa’dır. Tek bir zincirden oluşmuştur. Labil yapıda bir enzimdir.
  6. CRP/Icarapin (Api m10)
  7. Vitellogenin (Api m12)

Son yıllarda, bal arısı zehri alerjenlerinin tanımlanması ve karakterizasyonunda çok ilerleme kaydedilmesine rağmen, bal arısı zehrinde 100’den fazla protein ve peptit tanımlandığından bu resim çok daha karmaşık olabilir.

Yapılan çalışmalar, 6 ana alerjenin (Api m 1-5, 10) kombinasyonunun, bal arısı zehrine duyarlılığı olan hastalar için yaklaşık %95’lik bir teşhis duyarlılığı olduğunu göstermektedir.

Laboratuvarımızda Balarısı Zehri (Honey Bee Venom) için yapılan testler;

  • SpIgE  Balarısı Zehri (Honey Bee Venom)
  • SpIgE rApi m 1 Phospholipase A2, (Honey bee; Apis mellifera – Arı)
  • SpIgE rApi m 10 Icarapin, (Honey bee; Apis mellifera – Arı)
  • SpIgE rApi m 2 Hyaluronidase, (Honey bee; Apis mellifera – Arı)
  • SpIgE rApi m 5 Dipeptidyl peptidase, (Honey bee; Apis mellifera – Arı)

Yaban Arısı Majör Alerjenleri

1a) Antijen 5 (r Ves v 5):  (Vespula);  Yellow jacket (ABD), Common wasp (Avrupa)
1b) Antijen 5 (r Pol d 5):  (Polistes);    Paper wasp(ABD,   Avrupa), Wasp (ABD)
2) Fosfolipaz A1 (r Ves v 1): Bal arısı fosfolipazından farklı bir alerjendir.
3) Hyalüronidaz (r Ves v 2)
4) DPP IV (r Ves v 3)
5) Vitellogenin (r Ves v 6)

Laboratuvarımızda yaban arıları için yapılan testler;

  • SpIgE i2 Eşekarısı Zehri (White Faced Hornet Venom)
  • SpIgE i3 Yabanarısı Zehri (Common Wasp/Yellow Jacket Venom)
  • SpIgE i4 Sarıca Arı Zehri (Paper Wasp Venom)
  • SpIgE i5 Sarı Yabanarısı Zehri (Yellow Hornet)
  • SpIgE i75 Avrupa Yabanarısı Zehri (European Hornet Venom)
  • SpIgE rPol d5 European Paper Wasp(Sarıca Arı;Polistes dominulus)
  • SpIgE rVes v 5 (Common wasp; Vespula vulgaris – Arı)
  • SpIgE rVes v1 Phospholipase A1(Common wasp;Vespula vulgaris-Arı)

 

 

KAYNAKLAR 

  1. Michener, CD. The Bees of the World. Baltimore: Johns Hopkins University Press; 2000. p.913.
  2. Golden DBK, Insect allergy .İn.Franklin A, John W. Y, William W eds. Adkinson: Middleton’s Allergy: Principles and Pratice, 7 th ed. New York: Elsevier, 2008: 1015-1019.
  3. Antonicelli L, Bilo MB, Bonifazi F. Epidemiology of Hymenoptera allergy. Curr Opin Allergy Immunol 2002; 2: 341-6.
  4. Moffitt JE, Golden DBK, Reisman RE, Lee R,Nicklas R, Freeman T, et al. Stinging insect hypersensitivity: A practice parameter update. J Allergy Clin Immunol 2004; 114: 869-886.
  5. Golden DBK. Epidemiology of allergy to insect venoms and stings.Allergy Proc 1989;10:103-7
  6. Kalyoncu AF et al. Bee and wasp venom allergy in Turkey. Ann Allergy Asthma Immunol 1997; 78: 408-12.

MİKROBİYOLOJİK TANIMLAMADA MALDI-TOF MS

Yazı Boyutunu Değiştirebilirsiniz

Klinik Mikrobiyoloji laboratuvarlarında mikroorganizmaların tanımlanması, mikroskopik inceleme ve kültür yöntemleri ile gerçekleşmektedir. Kültür yönteminde elde edilen mikroorganizmaların ayrımı ise, mikroorganizmaların metabolik aktivitelerini gösterdikleri fenotipik testlerle yapılmaktadır. Sıklıkla mikroorganizmaların tanısı ve antibiyotik duyarlılık testleri, üreme olduktan 24-48 saat sonra çeşitli otomatize sistemler kullanılarak yapılmaktadır (1).

 

 

Mikrobiyolojik Tanımlamada MALDI-TOF MS

MALDI-TOF MS (Matriks assisted lazer desorption ionization time of flight massspectrometry) mikroorganizmaların tanımlanmasında kullanılan hızlı, ucuz, doğru sonuç veren yeni bir sistemdir (2,3). Bu yöntemde mikroorganizmalara ait biyomeküllerin (protein, peptid, şeker) ve büyük organik moleküllerin (polimer, dendrimer, makromolekül) iyonize edildikten sonra elektrik ve/veya manyetik alandan geçirilerek protein profilleri çıkarılmaktadır. Bu profil spektralarına ait grafiksel görüntüler, sistemin veritabanındaki referans mikroorganizmaların uyumuna göre cins ve tür bazında tanımlayabilmektedir (4).

Günümüzde ayrıca klinik örneklerden, acil tanı ve tedavi gerektiren veya zor ve geç üreyen bakterinin saptanması, tanımlanması ve fenotipik direnci kodlayan genlerin belirlenmesi amacıyla polimeraz zincirleme reaksiyon (PCR) temelli testlerde kullanılmaya başlanmıştır.

MALDI-TOF MS

Kütle spektrometrisi uzun yıllardır özellikle kimya alanında kullanılmakla birlikte mikrobiyoloji alanında kullanımı 1970’lerden itibaren başlamıştır. Anhalt ve Fenselau’nun 1975’te yaptıkları analizlerde, bakterilerin tür ve cins bazında kendilerine has bir kütle spektralarının olduğu ortaya koyulmuştur (4). Örneklerin hazırlanmasındaki uzun süreç bu uygulamaların rutin mikrobiyoloji alanında kullanılmasına engel olmuştur.

1980 yılların sonu ve 1990’lı yılların başında gelişen soft iyonizasyon tekniklerinin [MALDI ya da elektrospray iyonizasyon (ESI)] sisteme entegre edilmesi ile beraber protein gibi büyük moleküllerin incelenebilmesine olanak sağlanmıştır (5,6). MALDI-TOF MS, her organizma için özgül olan proteinlerden parmak izi oluşturmakta, bu sayede bakteri ve mantar tanımlaması yapılabilmektedir.

MS Cihaz ve Yönteme Genel Bakış

MALDI-TOF MS cihazı ana hatlarıyla üç bölümden oluşmaktadır. Bunlar;

(i) İyonizasyon kaynağı: MALDI ve ESI soft iyonizasyon kaynaklarıdır.

(ii) Kütle analizörü: Lazer dezorbsiyon sistemleri çeşitli kütle analizörleri ile kombine edilebilir. MALDI ile birlikte genellikle kütle spektrometresi olarak TOF (time of flight) kullanılır.

(iii) Algılama bölümü: İyonların kütlesinin yüküne bağlı olarak bir analiz yapılmakta, biyomoleküler yoğunluklarına ve bu orana göre sınıflandırmaktadır. (2)

 

MALDI-TOF MS cihazının çalışma prensibi:

Analiz için kristalize hale gelen örnekler lazer bombardımanına maruz kalır ve lazerden alınan bu enerji, karışımdan iyonların buharlaşmasına ve gaz fazına geçilmesini sağlar. Serbestleşen iyonlar elektromanyetik alanda hızlandırıldıktan sonra uçuş tüpüne geçerler ve uçuş tüpünde geçirdikleri zamana göre kütle ağırlıkları tespit edilir. MALDI ile yapılan dezorbsiyon sonucunda açığa çıkan iyonlar tek yüklü iyonlar olduğundan elde edilen pikler esas olarak kütleye bağlıdır (Şekil 1).

Şekil:1 MALDI-TOF cihazında elde edilen protein profili ve cihaz kütüphanesinde o mikroorganizmaya ait olan profilin karşılaştırılarak isminin konması

 

Şekil:2 MALDI-TOF MS’in numune hazırlığı

Şekil:3 MALDI-TOF MS’in ölçümü

 

Şekil:4 MALDI-TOF MS’in analiz ve tanımlaması

Her mikroorganizma için özgün bir spektrum elde edilmesinin sebebi, hücre içinde bol miktarda bulunan orta hidrofobik özelliğe sahip temel protein olan ribozomal proteinlerden kaynaklanmaktadır. Ribozomal proteinler mikrobiyal üreme koşullarından, çevresel koşullardan en az etkilenen ve bu yüzden rutin tanımlama için en uygun olan proteinlerdir. (7).

Bakterilerin Tanımlanması

Bakteriyel tanımlama işlemi, örnekten elde edilen bilgilerin veritabanındaki bilgilerle karşılaştırılması sonucu yapılabilmektedir. VITEK MS V3.2 de IVD veri tabanında onaylı 1095 bakteri ve 221 mantar toplam 1316 mikroorganizma türü bulunmaktadır. Ayrıca araştırma amaçlı RUO veribanında ise 1445 mikroorganizma yer almaktadır. MALDI-TOF MS yöntemi daha önceden 16S rRNA gen sekansı ile ayrılabilen yakın türlerin ayrımını bile başarıyla yapabilmektedir (3). Rutin bakteri izolatlarında MALDITOF MS’in tür bazında doğru tanımlama oranı %84,1 ile %95,2 arasında değişmektedir (8,9).

Günümüzde rutin mikrobiyoloji laboratuvarında, kültürde üremiş bakterilerin konvansiyonel biyokimyasal yöntemler ya da otomatize yöntemler kullanıldığında; MALDI-TOF MS’in üstünlükleri: 

  • Diğer yöntemlerle tanımlanma, 1-2 gün sürebilmekte iken, MALDI-TOF MS yöntemi ile tanımlama süresi 1 saate kadar inebilmektedir.
  • Üreyen tek bir koloni bile olsa, MS yöntemiyle koloniyi kaybetmeden çalışma olanağı bulunmaktadır.
  • Analizin basitliği ve çabukluğu yöntemin önemine katkıda bulunmaktadır.
  • MALDI-TOF MS ile Enterobacteriaceae’lar, non-fermentatif gram negatif bakteriler, stafilokoklar, streptokoklar, diğer bakteriler ve mantarlar hızlı ve kolay bir şekilde tür düzeyinde güvenilir bir şekilde tanımlanabilmektedir (10).
  • Özellikle konvansiyonel yöntemlerin çok da yeterli olmadığı gram pozitif basillerin, anaerop ve bazı non-fermentatif bakterilerin tanımlamasında MALDI-TOF MS’in üstün olduğunu gösteren yayınlar mevcuttur (11,12).

Mantarların Tanımlanması

Normal konvansiyonel yöntemlerle mantarların tanımlanması günler almakta iken, MALDI-TOF MS ile kısa süre içinde tür bazında tanımlama yapmak mümkün olmaktadır. Yapılan çalışmalar mayaların tanımlanmasında MALDI-TOF MS’in başarı oranını %85-%100 arasında göstermektedir. Özellikle Candi da cinsi mantarların tür bazında doğru olarak tanımlayabilme oranı yüksektir ve yeni versiyonda 55 yeni maya türü ilave olmuştur.(13)

Son yapılan çalışmalarda filamentöz mantarlar ve dermatofitlerde de yüz güldürücü sonuçlar alınmış olup, yeni örnek hazırlama protokolleri oluşturulmaktadır (2).

Ayrıca Mikobakteri türlerinin MALDI-TOF MS yöntemi ile tanımlanabileceği gösterilmiştir.

MALDI-TOF MS’in Gelecekteki Uygulamaları

Son yıllarda MALDI-TOF MS kullanarak;

  • Kan ve idrar gibi örneklerden direkt olarak bakterinin saptanması
  • Tanımlanması
  • Antibiyotiklere karşı direncin hızlı saptanması ile ilgili bir çok çalışma yapılmaktadır. (14, 15).

Bu çalışmalar yakın bir gelecekte standardizasyon sonrası mikrobiyoloji laboratuvarlarında rutin uygulamaya geçecektir.

Sonuç

MALDI-TOF MS mikrobiyolojide rutinde sık olarak karşılaştığımız mikroorganizmaların hızlı ve kolay bir şekilde tanımlanmasını sağlayan yeni bir yöntem olup, mikrobiyoloji laboratuvarlarında kullanılan konvansiyonel yöntemlere alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır.

MALDI-TOF basit, otomatize, kütle spektrofotometresinde özel deneyim gerektirmeyen, hızlı sonuç veren, yüksek işlem hacimli bir sistemdir. Çalışma için tek koloni yeterli olmaktadır. Sistem alındıktan sonra maliyet etkin ve laboratuvarlar arası tekrarlanılabilirliği yüksektir. Bu sistemin Gram pozitif ve Gram negatif bakterilerin, mayaların cins ve tür düzeyinde tanımlanmasında duyarlılık ve özgüllüğü yüksektir. Analizin basitliği ve çabukluğu yöntemin önemine katkıda bulunmaktadır.

Moleküler yöntemlerle MALDI-TOF yöntemi kıyaslandığında , MALDI-TOF kısa sürede tanımlama yapmakla birlikte kültürde üreme gerekmektedir. PCR gibi moleküler tanı yöntemlerinde ise doğrudan örnekten çalışabilmekte ve aynı gün sonuç alınabilmektedir. Ancak pahalı oluşu, tek bir teste bakılabilmesi ,sınırlı sayıda mikroorganizma çalışılabilmesi rutin laboratuvar için uygun değildir. Moleküler tanı teknikleri in-vitro olarak üretilemeyen organizmaları belirlemede, mevcut kültür tekniklerinin çok pahalı olduğu veya çok karmaşık veya uzun inkübasyon sürelerini gerektiği durumlarda endikedir.

MALDI-TOF MS; besiyerine ekilmiş kültürlerden hızlı tanımlama yapılmasına imkân veren, yeni gelişmekte olan ve yakın bir gelecekte cihazın yaygınlaşması ile konvansiyonel ve otomatize bakteri tanımlama yöntemlerinin yerini alabilecek bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.

 


Kaynaklar:

  1. Beekman SE, Diekema DJ, Chapin KC, Doern Effects of rapid detection of bloodstream infecti¬ons on length of hospitalization and hospital charges, J Clin Microbiol 2003;41(7):3119-25
  2. Croxatto A, Prod’hom G, Greub Applications of MALDI-TOF mass spectrometry in clinical diagnostic microbiology. FEMS Microbiol Rev. 2012;36(2): 380-407.
  3. Wieser A, Schneider L, Jung J, Schubert MALDI-TOF MS in microbiological diagnostics identification of microorganisms and beyond. Appl Microbiol Biotechnol. 2012;93(3):965-74.
  4. Anhalt JP, Fenselau Identification of bacteria using mass spectrometry. Anal Chem. 1975;47: 219-25.
  5. Claydon MA, Davey SN, Edwards-Jones, Gordon The rapid identification of intact microorganisms using mass spectrometry. Nat Biotechnol. 1996;14: 1584–86.
  6. Holland RD, Wilkes JG, Rafii F, et Rapid identification of intact whole bacteria based on spectral patterns using matrixassisted laser desorption/ionization with time-of-flight mass spectrometry. Rapid Commun Mass Spectrom. 1996;10: 1227–32.
  7. Suh MJ & Limbach Investigation of methods suitable for the matrix-assisted laser desorption/ ionization mass spectrometric analysis of proteins from ribonucleoprotein complexes. Eur J MassSpectrom (Chichester, Eng). 2004;10: 89–99
  8. Eigner U, Holfelder M, Oberdorfer K, Betz-Wild U, Bertsch D, Fahr Performance of a matrixassisted laser desorption ionizationtimeof-flight mass spectrometry system for the identification of bacterial isolates in the clinical routine laboratory. Clin Lab. 2009; 55: 289–96.
  9. Seng P, Drancourt M, Gouriet F, et al. Ongoing revolution in bacteriology: routine identification of bacteria by matrix-assisted laser desorption ionization time-of-flight mass Clin Infect Dis. 2009; 49: 543–51.
  10. Holler JG, Pedersen LK, Calum H, et Using MALDI-TOF mass spectrometry as a rapid and accurate diagnostic tool in infective endocarditis: a case report of a patient with mitral valve infective endocarditis caused by Abiotrophia defectiva. Scand J Infect Dis. 2011;43(3):234–37
  11. Barbuddhe SB, Maier T, Schwarz G, et al. Rapid identification and typing of listeria species by matrixassisted laser desorption ionization-time of flight mass spectrometry. Appl Environ 2008;74: 5402– 07
  • Mellmann A, Cloud J, Maier T, et Evaluation of matrix-assisted laser desorption ionization-time-offlight mass spectrometry in comparison to 16S rRNA gene sequencing for species identification of nonfermenting bacteria. J Clin Microbiol. 2008;46:1946–54.
  1. van Veen SQ, Claas EC, Kuijper EJ. Highthroughput identification of bacteria and yeast by matrix-assisted laser desorption ionization-time of flight mass spectrometry in conventional medical microbiology J Clin Microbiol.2010;48(3):900– 07.
  2. Ferreira L, Sanchez-Juanes F, Munoz-Bellido JL, Gonzalez-Buitrago Rapid method for direct identification of bacteria in urine and blood culture samples by matrixassisted laser desorption ionization time-of-flight mass spectrometry: intact cell vs. extraction method. Clin Microbiol Infect. 2010;17: 1007–12.
  3. Lasserre C, De Saint Martin L, Cuzon G, Bogaerts P, Lamar E, et.al Efficient Detection of Carbapenemase Activity in Enterobacteriaceae by Matrix-Assisted Laser Desorption Ionization-Time of Flight Mass Spectrometry in Less Than 30 J Clin Microbiol. 2015;53(7): 2163-71.

Koenzim Q10

Etkin Bir Antioksidan Koenzim Q10

Koenzim Q10 (CoQ10) ya da Ubikinon, vücudun tüm hücrelerinde bulunan, yağda çözünen  vitamin benzeri bir moleküldür. Hücrede enerji üretiminin, bir çok anahtar enzimatik basamağında,  koenzim olarak görev alır. Koenzimler, kıyasla daha büyük ve kompleks enzimlerin aktivite için mutlak gereksindikleri  kofaktörlerdir.

Koenzim Q10

 

CoQ10, hücrelerde bulunan çok sayıda enzim yanısıra, en az 3 mitokondriyal enzimin de (kompleks I, II ve III) koenzimidir. Bu mitokondri kompleksleri hücre fonksiyonları için gerekli olan ATP moleküllerinin sentezinde görev almaktadırlar. (1) Koenzim Q10 aynı zamanda potansiyel bir antioksidandır. CoQ10 bu rolüyle, mitokondriyal iç membranındaki solunum zincirinin elektron ve proton transportuna katılır ve oksidatif stresi azaltarak, hücre ve dokularda serbest radikal oksidasyonunu önler. CoQ10’un oksidatif strese ve azalmış antioksidan kapasiteye bağlı olarak gelişen çeşitli hastalıklardaki ve mitokondriyal düzensizliklerdeki potansiyel yararlılığı bir çok çalışmada gösterilmiştir.

CoQ10, ilk kez 1957 yılında, Dr. Frederic Crane tarafından, sığır kalbi mitokondrisinden izole edilmiştir. (2) Dr. Karl Folkers, 1958 yılında kimyasal yapısını belirlemiş (2,3 dimethoxy-5 methyl-6 decaprenyl benzoquinone) ve ilk kez fermentasyon yoluyla üretmiştir. Peter Mitchell, 1978 yılında, CoQ10’in enerji transferindeki hayati rolünü de içeren kemiosmotik teori ile biyolojik enerji transferinin anlaşılmasındaki katkıları nedeniyle kimya dalında Nobel ödülünü kazanmıştır. (3) Tüm dünyada bir çok araştırmacı, CoQ10’in normal serum düzeyleri üzerinde çalışmıştır, bunun sonucunda çeşitli hastalıklarda CoQ10 düzeyinde düşüklük saptanmıştır. CoQ10, doğal olarak çeşitli yiyeceklerde az miktarda bulunmakla birlikte, karaciğer, kalp, böbrek eti, sardalya ve uskumru balıkları, soya yağı ve yerfıstığı CoQ10’dan zengin gıdalardır, aynı zamanda tüm dokularda sentez edilir. Eksikliği diyetle yetersiz alımı, bozulmuş sentez veya kullanımının artışı ya da hepsinin kombinasyonu sonucu olabilir. CoQ10‘in Tirozin amino asitinden sentezlenmesi, en az 7 vitamin ve bir çok eser elementin gerektiği çok aşamalı bir reaksiyon zinciridir. Bu vitaminler Vit.B2-Riboflavin, Vit.B3-Niasin, Vit.B5-Pantotenik asit, Vit.B6-Piridoksin, Folik asit, Vit-B12 ve Vit.C-Askorbik asitdir. Bu vitamin ve eser element eksiklikleri de sekonder olarak CoQ10 eksikliğine neden olmaktadır. HMG-CoA redüktaz inhibitörleri, hiperkolesterolemi hastalarında kolesterol biyosentezini inhibe etmek için kullanılmaktadır. CoQ10 düzeyi de kolesterol ile kendi biyosentez yollarının kısmi ortaklığı nedeniyle bu grup ilaç kullanımında azalmaktadır. (4) CoQ10 tüketiminin artışı, yoğun egzersiz, hipermetabolizma ve akut şok durumlarında oluşur.

 

Koenzim Q10

KOENZİM Q 10’UN KLİNİKTEKİ YERİ

CoQ10, mitokondriyal ve antioksidan destekle düzelme gösteren çok çeşitli klinik durumların potansiyel tedavisinde etkindir.

Kardiyovasküler endikasyonlar

Konjestif kalp yetmezliğinin tedavisinde, primer ve sekonder kardiyomyopatilerde CoQ10’in etkileri iyi tanımlanmıştır. (5,6,7) Kalp yetmezliğinde diyastolik fonksiyon üzerine etkileri bir çok çalışmada araştırılmıştır. Mitral valv prolapsusu ve hipertansif kalp hastalığında, ortak payda diyastolik disfonksiyondur, çünkü diyastolik fonksiyon, sistolik kasılmadan daha çok enerji ihtiyacı gösterir ve bu nedenle daha çok CoQ10 bağımlısıdır. Basitçe kalbi doldurmak boşaltmaktan daha çok enerji ister. (7) CoQ10’in kardiyovasküler hastalıklarda etkinliği üzerine yapılan pek çok çalışmada, kalp kası fonksiyonunu düzeltirken hiç yan etki ve ilaç etkileşimi göstermediği bulunmuştur. Hemen her çalışmada CoQ10, geleneksel medikal tedavinin yanına eklenmiş, geleneksel tedavi dışlanmamıştır. Hipertansiyon çalışmalarında adjuvan tedavi olarak uygulanmış, sistolik ve diyastolik kan basınçlarında anlamlı düşüş olduğu gösterilmiştir. (8)

Nörolojik endikasyonlar

Parkinson hastalığında fonksiyonel kaybı azalttığı(9) ve semptomlarda düzelme sağladığı saptanmıştır.(10) Mitokondriyal ensefalopatilerde kullanımı FDA tarafından onaylanmış bir CoQ10 formu vardır.(11) Migrende atakların sıklığını azalttığı gösterilmiştir. (12)

Diyabetik ve metabolik endikasyonlar

Diyabetik hastaların takibinde oksidatif stresi azalttığı ve glisemik kontrolü sağladığı, böylece HbA1c düzeylerinde iyileşme sağladığı gösterilmiştir. (13) Antioksidan ve serbest radikal yakalayıcı özelliği ile CoQ10, tüm dokularda oksidatif hasarı azalttığı gibi, LDL kolesterol oksidasyonunu da büyük ölçüde inhibe eder, bu özelliği E vitamininden daha etkindir.(14) İskemi reperfüzyonunda ve aterosklerozun önlenmesi konularında gelecek vaad etmektedir. CoQ10, yaşlanmanın serbest radikal teorisi ile ilişkisi nedeniyle, yaşlanmayı ve yaşlanmaya bağlı dejeneratif hastalıkları da geciktirebilir.

20’li yaşlardan sonra insanlarda CoQ10 düzeylerinin azaldığına dair epidemiyolojik kanıtlar vardır. CoQ10 kullanımının mutlak bir kontrendikasyonu bilinmemektedir. Ancak gebe ve emziren annelerde etkisi çalışılmamıştır.

REFERANSLAR

1- Crane, F.L. “Biochemical functions of coenzyme Q10.” J. Am. Coll. Nutr., 20(6), 591-598 (2001).

2- Crane F.L., Hatefi Y., Lester R.I., Widmer C. (1957) Isolation of a quinone from beef heart mitochondria. Biochimica et Biophys. Acta, vol. 25, pp 220-221.

3- Mitchell P. (1991) The vital protonmotive role of coenzyme Q. In: Folkers K., Littarru G.P., Yamagami T. (eds) Biomedical and Clinical Aspects of Coenzyme Q, vol. 6,Elsevier, Amsterdam, pp 3-10.

4- Ghirlanda G., Oradei A., Manto A., Lippa S., Uccioli L., Caputo S., Greco A.V., Littarru G.P. (1993) Evidence of Plasma CoQ10 – Lowering Effect by HMG-CoA Reductase Inhibitors: A double blind , placebo-controlled study. Clin. Pharmocol., J. 33, 3, 226-229.

5-  Langsjoen PH, Langsjoen, PH, Folkers, K. (1989) İdiyopatik dilate kardiyomiyopatide koenzim Q10 tedavisinin uzun süreli etkinliği ve güvenliği. İçinde: Amerikan Kardiyoloji Dergisi, Cilt. 65, s. 521 – 523.

6-  Mortensen SA, Vadhanavikit S., Muratsu K., Folkers K. (1990) Koenzim Q10: Kronik kalp yetmezliğinin tedavisinde bilimsel bir atılımı düşündüren biyokimyasal korelasyonlarla klinik faydalar. İçinde: Uluslararası J. Tissue React., Cilt. 12(3), s. 155-162.

7-  Peter H. Langsjoen, MD.,FACC (2008) Koenzim Q10’a Giriş

8-  Rotblatt M, Ziment I. Kanıta dayalı bitkisel tıp. Philadelphia: Hanley ve Belfus, 2002.

9-  Shults CW, Oakes D, Kieburtz K, Beal MF, Haas R, Plumb S, ve diğerleri. Koenzim Q10’un erken Parkinson hastalığındaki etkileri: fonksiyonel düşüşün yavaşladığının kanıtı. Arch Neurol 2002;59:1541-50

10-  Muller T, Buttner T, Gholipour AF, Kuhn W. Koenzim Q10 takviyesi Parkinson hastalarında hafif semptomatik fayda sağlar. Neurosci Lett 2003;341:201-4.

11-  CoQ10 ürünü yetim ilaç statüsü kazanıyor [Haberler ve Trendler]. Sağlık Takviyesi Satıcısı. 19 Mayıs 2005’te çevrimiçi olarak şu adresten erişildi: http://www.hsrmagazine.com/makaleler/0a1news.html.

12-  Sandor PS, Di Clemente L, Coppola G, Saenger U, Fumal A, Magis D, et al. Migren profilaksisinde koenzim Q10’un etkinliği: randomize kontrollü bir çalışma. Nöroloji 2005;64:713-5.

13-  Hodgson JM, Watts GF, Playford DA, Burke V, Croft KD. Koenzim Q10 kan basıncını ve glisemik kontrolü iyileştirir: tip 2 diyabetli kişilerde kontrollü bir çalışma. Eur J Clin Nutr 2002;56:1137-42.

14-  Bowry VW, Mohr D., Cleary J., Stocker R. (1995) Ubikinol-10 içermeyen insan düşük yoğunluklu lipoproteinde tokoferol aracılı peroksidasyonun önlenmesi. J Biol Kimya 1995 Mart 17;270(11):5756-63

 

Hücre İçi ve Dışı Mineraller & Metaller

Yazı Boyutunu Değiştirebilirsiniz

Mineraller Neden Önemlidir?

Metabolizma faaliyetlerinin birçok basamağında görev alırlar.
Enzimlerin çalışmalarını sağlarlar.
Özellikle bağışıklık sistemi, sinir sistemi, antioksidan kapasite, mitokondri fonksiyonu, bağırsak ve kemik sağlığı ve hormon dengesi için çok önemlidirler.

Metabolizmada çok yaygın görev aldıkları için eksiklikleri farklı şikayetlere neden olabilir.

Örneğin; Tekrarlayan infeksiyonlar, inflamatuvar hastalıklar, bellek, konsantrasyon, algılama, öğrenme, muhakeme gibi bilişsel fonksiyon bozuklukları ve hormonal bozukluklar gözlenebilir.

Bir mineralin fazla kullanımı diğerlerinin eksikliğine neden olabilir.

Mineraller aşırı kullanıldıklarında metabolizma süreçlerine zarar verebilirler. Örneğin birçok takviyeye ve ilaca ilave edilmiş çinko aşırı kullanıldığında bakır mineralinin emilimini azaltabilir ve histamin intoleransı bulgularına (burun tıkanıklığı, kaşıntı, döküntü, kızarıklık, ishal, bas ağrısı vb.) neden olabilir.

Mineral düzeyleri tek başına değerlendirilmemelidir.

Mineraller ve Metaller Neden Birlikte Değerlendirilmelidir?

Bazı metaller, hayati önem taşıyan minerallerin etkisini engelleyebilirler. Bu durumda mineraller normal sınırlarda olsa bile enzimlere bağlanmaz ve metabolizma tam çalışmaz. Örneğin; kadmiyum/çinko, nikel/magnezyum, kurşun/kalsiyum ve civa/selenyum arasında vardır. Bu nedenle kalsiyum, çinko, magnezyum ve selenyum ile birlikte kurşun, kadmiyum, nikel ve civa ölçümü de yapılmalıdır. Mineral dengesini doğru değerlendirmek için bu etkileşimleri saptamak gerekir. Bu nedenle hücre içi ve hücre dışı metal mineral analizleri önerilir.

Mineraller Neden Önemlidir?

Minerallerin metabolizma basamaklarında farklı rolleri vardır. Örneğin metabolizmanın çalışması için çinko 300’den fazla reaksiyona katılır. Eksikliği halinde, bağışıklık sorunları, yara iyileşmesinde gecikme, büyüme-gelişme ve hamilelik döneminde problemler görülebilir. Ayrıca çinkonun yetersizliğinde saç dökülmesi, ishal, egzama, psöriazis, sık enfeksiyonlar, davranış bozukluğu, geç yara iyileşmesi, tırnaklarda beyaz lekeler, iştah ve tat duyusu bozukluğu da görülebilir. Çocukluk dönemindeki çinko yetersizliğinde, kısa boy, büyüme geriliği ve ergenliğin gecikmesi bulguları ortaya çıkabilir.

Kırmızı et, yumurta, süt ürünleri, sakatatlar, deniz ürünleri, fındık, badem, ceviz, çekirdek, baklagiller, tahıllar, keten tohumu, buğday kepeği, meyve ve sebzeler devamlı tüketildiği halde yine de mineral eksikliği oldukça fazla görülür. Mineral eksikliklerinin nedeni, gıdalarla yetersiz alım olabileceği gibi diğer mineral ve metallerin onları engellemesi de olabilir.

Bağırsak Geçirgenliği İçin Mineraller Önemli Midir?

Bağırsakların sağlıklı çalışması tüm gıda ögeleri, mineral ve vitaminlerin emilimi için gereklidir. Metaller ise, sağlığı ciddi tehdit eden dünya genelinde en yaygın toksinlerdir. Bu yüzden bağırsaklardan emilmemesi gerekmektedir. Selenyum, magnezyum, kalsiyum ve çinko bağırsaklardaki bu hassas dengenin sağlanmasında oldukça önemlidir. Eksikliklerinde bağırsak geçirgenliğinin arttığı, takviye edildiğinde ise azaldığı klinik çalışmalarla gösterilmiştir.

 

MİNERAL ve METAL Seviyelerinin Hücre İçi ve Hücre Dışı Değerlendirilmeleri Neden Önemlidir?

Mineral ve metallerin tamamına yakını hücre içinde bulunur. Rutin laboratuvar analizlerinde hücre dışında (serumda) yapılan değerlendirme yeterli değildir. Bu nedenle metal ve minerallerin hem hücre içi hem hücre dışı alanda çalışılması en hassas değerlendirmeyi sağlar. Çeşitli analizlerle, metal ve mineral düzeylerini en yeni teknolojilerle saptayıp, kişiye özel durumun aydınlatılmasını sağlayabiliriz.

 

 

Vital Maddeler

Mineral-Metal Paneli Orta  (Hücre içi+dışı)

Mineraller: Selenyum / Magnezyum / Çinko / Bakır / Manganez

Metaller: Civa / Kurşun / Kadmiyum / Arsenik

Mineral Paneli Dar  (Hücre içi+Hücre dışı)

 Selenyum / Magnezyum / Çinko / Bakır

 

Toksik Metal 

Mineral Metal Analizi Geniş Kapsamlı

 Sodyum / Potasyum / Kalsiyum / Magnezyum / Bakır / Demir / Çinko / Selenyum / Bor / Krom / Kobalt / Molibden / Fosfor / Manganez / Alüminyum / Antimon / Arsenik / Kurşun / Kadmiyum / Nikel / Civa / Talyum / Vanadyum / Kalay

 

Saçta Toksik Metal – Element Analizi

Altın / Alüminyum / Antimon / Arsenik / Bakır / Baryum / Berilyum / Bizmut / Bor / Civa / Çinko / Demir / Fosfor / Germanyum / Gümüş / Kadmiyum / Kalay / Kalsiyum / Kobalt / Krom / Kurşun / Lityum / Magnezyum / Molibden / Nikel / Palladyum / Platin / Potasyum / Selenyum / Silisyum / Sodyum / Stronsiyum / Talyum / Titan / Uranyum / Vanadyum / Zirkonyum

 

Toksik Metal Paneli 4 metal

Civa / Kadmiyum / Kurşun / Arsenik