ColoAlert – 24.10.2018

KOLOREKTAL KANSERİ ÖNLEMEDE YENİ NESİL TARAMA

Kolorektal Kanser Hakkında Önemli Bilgiler

Dünya Sağlık Örgütü uzmanlarının tahminlerine göre dünya çapında yılda 940,000 yeni kolorektal kanser vakası meydana geliyor ve sonrasında da 500,000 ölüme neden oluyor. Dolayısıyla bu kanser türü, cinsiyete özgü olmayan kanserler arasında önde gelen kanserlerdendir.

İyi haber ise, kolorektal kanserin gelişmesi için 10 ila 15 yıla ihtiyaç vardır ve evre 1 veya 2 gibi erken dönemlerde saptandığında vakaların %90’ında tamamen tedavi edilebilir. Buna karşılık, eğer kanser zaten yayılmışsa (evre 4) iyileşme şansı %10’un altına düşmektedir. Bu nedenle kolorektal kanser taraması ve erken tespiti kritik öneme sahiptir.

Anahtar Kelimeler: Duyarlılık Ve Özgüllük

Çok basit olarak duyarlılık, teşhis oranı (gerçek pozitiflik oranı) olarak açıklanabilir. Duyarlılığı %90 olan bir test 100 hastadan 90’ını doğru olarak belirler. Özgüllük ise, doğru olarak tespit edilen negatif sonuçların oranıdır (gerçek negatiflik oranı). Dolayısıyla özgüllüğü %90 olan bir test, 100 sağlıklı bireyden sadece 10’unda yanlış olarak hastalık saptar.

Önde Gelen Onkologların Tavsiyeleri:

Giderek artan sayıda onkoloji uzmanı tarafından, kolorektal kanser taramasının 40 yaşından itibaren yaptırılması tavsiye edilmektedir. Eğer ailede bilinen kanser vakaları varsa, taramalara daha bile erken başlanılmalıdır. Kolorektal kanser taramaları alanında, kolonskopi altın standart olarak düşünülür. Ancak kolonoskopinin neden olduğu psikolojik ve fiziksel stres nedeniyle, daha basit ve girişimsel olmayan (non-invaziv) yöntemler geliştirilmektedir. Toplumun büyük kesiminin kolorektal kanser taramasından kaçınmasını önlemek amacıyla genellikle yıllık olarak ‘dışkıda gizli kan testi’ yapılması önerilmektedir. Bunun için sadece basit bir dışkı örneği yeterlidir ve invaziv girişim gerektirmemektedir. Fakat ne yazık ki gizli kan testinin tek başına düşük hassasiyette olması nedeniyle, çok sayıda kolorektal kanser vakası uzun süre saptanamamaktadır.

Genetik Tanı: Başarının Anahtarı

ColoAlert testinde, laboratuvar uzmanları yüksek kesinliğe sahip bir moleküler-genetik analiz yöntemi kullanmaktadırlar. Bu yöntem ile sağlıklı hücrelere kıyasla değişmiş bir DNA yapısına sahip olan tümör dokusunu saptamak amaçlanmaktadır ve duyarlılığı %85’in üzerindedir.


“ColoAlert, tümör DNA’sını saptaması sayesinde kolonoskopi ve non-invaziv testler arasındaki analitik boşluğu etkin bir biçimde azaltmaktadır.”

Prof. Dr. M. Dollinger

ColoAlert Çalışmaları
Başhekimi Landshut

 


ColoAlert Size Çok Sayıda Fayda Sunmaktadır:
ColoAlert İle İlgili Güncel Çalışmalar:
 Martin-Luther-Üniversitesi Halle-Wittenberg ve Leipzig Üniversite Hastanesi tarafından yürütülen çok merkezli bir çalışmada 626 hasta; gizli kan testi, M2 pirüvat kinaz (M2-PK) ve tümör DNA’sı analizleri ile paralel olarak Almanya’da incelenmiştir. Bu üç non-invaziv test, altın standart olan kolonoskopi ile analitik kaliteleri açısından karşılaştırılmıştır. Gizli kan testi, yüksek özgüllüğü (sağlıklı bireyin sağlıklı olarak belirlenme ihtimali) nedeniyle ikna edici iken, hassasiyeti (saptama oranı) en düşük olan test olduğu görüldü. M2-PK ise tam tersi bir sonuç gösterdi. Gizli kan testi ile birlikte kullanılması halinde hassasiyeti en az %6 arttırabilirken, yine de özgün olmadığı belirlendi. ColoAlert, non-invaziv yöntemler arasında en doğru tahmin değerine ulaşmıştır: kolorektal kanserin tespitinde %85 gibi yüksek bir duyarlılığın yanında %90 özgüllüğe de ulaşılmıştır. Bu değerler, önde gelen onkoloji klavuzları tarafından talep edilmektedir. Birçok başka klinik çalışmada da kolorektal kanserden korunmada tümör DNA’sının saptanmasının çok büyük faydası olduğu gösterilmiştir. Bu da ColoAlert’in kesinliğini doğrulamaktadır.

 Non-invazif (girişimsel olmayan) bir yöntemdir.

 %85 oranında yüksek duyarlılığı ve beraberinde tavsiye edilen en az %90 özgüllüğü sağlamaktadır.

 Doğrudan tümör DNA’sını saptayan bir test yöntemidir.

 Kolorektal kanserin erken evrede saptanabilme oranını yaklaşık dört kat arttırarak, iyileşme şansını önemli derecede arttırır.

 Rahat ve kolaydır.

GIDA İNTOLERANSI

Gıda İntoleransı (Besin Duyarlılığı) Nedir?

Gıdalara karşı duyarlılık tüm toplumların yaklaşık beşte birinde görülen yaygın bir durumdur. Karmaşık şekilde seyreden besin etkileri ilk olarak günlük yaşamımızı etkiler. Baş ağrısı, deri döküntüleri, bulantı, kusma, karın ağrısı, ödem gibi yakınmalara neden olur. Bu yakınmaların nedenlerini saptamak çoğunlukla doktorlar için güçlük yaratır.

Gıda İntoleransı, yenilen ya da içilen bir gıdaya karşı bağışıklık sisteminin değil, sindirim sisteminin verdiği bir cevaptır. Gıda maddelerinin içerisinde o gıdayı oluşturan binlerce doğal madde ve bir miktar da dışarıdan eklenen gıda katkı maddeleri vardır. Bu maddeler bireyin sindirim sisteminde hassasiyete, ardından harabiyete neden olmaktadır. Yani, bu gıdaları tüketen bireylerin sindirim sistemlerine ait dokular bu maddelerin herhangi birinden zarar görebilir. Sindirim sırasında parçalanan gıda maddelerinin parçalanma ürünleri bağışıklık sistemi tarafından toksik olarak algılanabilir. Ya da tam tersi, gıda maddelerinin sindirim sırasında parçalanmaması da o molekülün birikmesine ve zarar vermesine yol açabilir.

Gıda İntoleransı kavramsal olarak çoğunlukla gıda alerjisi ile karıştırılır. Bulgularının ve belirtilerinin benzerliği nedeniyle ayırt etmek güçtür. Her ikisi de vücudumuzun bağışıklık sistemini ilgilendirir. Ancak gelişen bağışık yanıtın birbirinden önemli farklılıkları vardır. Gıda intoleransı, besin maddeleri ve bileşenlerine karşı IgG4 tipi antikor yanıtı sebebiyle oluşmakta iken, gıda alerjisi IgE tipi antikor aracılı bir bağışıklık yanıtıdır.

Gıda İntoleransının Sık Rastlanan Semptomları Şunlardır:

  • Şişkinlik
  • Migren
  • Baş ağrısı
  • Öksürük
  • Burun akıntısı
  • Keyifsizlik
  • Yorgunluk
  • Sinirlilik
  • Bulantı
  • Mide ağrısı
  • İshal
  • Ürtiker

Gıda İntoleransı Nedenleri:

  1. Enzim eksikliği
  2. Bazı gıda ve içeceklerdeki belirli kimyasal maddeler
  3. Gıda zehirlenmesi-toksinler
  4. Histamin içeren gıdalar
  5. Salisilat içeren gıdalar
  6. Gıda katkı maddeleri

Gıda İntoleransı Tanısı Nasıl Konulur?

Biruni Laboratuvarı’nda Gıda İntoleransı tanısına katkıda bulunmak amacıyla 280 çeşit gıda içeriğine karşı gelişen IgG4 yanıtı enzim immunoassay (EIA) yöntemi ile kantitatif olarak saptanmaktadır. İntolerans saptanan gıdanın diyetten uzaklaştırılması, semptomların giderilmesinde en iyi tedavi yöntemidir ve IgG4 düzeyi de diyetin düzenlenmesini takiben düşmektedir. Artmış serum spesifik IgG4 düzeyleri; çölyak, dermatit, atopik egzema, artmış bağırsak geçirgenliği ve inflamatuar bağırsak hastalıklarında da (IBD) bildirilmiştir.

Beslenme Nasıl Ayarlanır?

Bağışıklık sisteminin kendilerine karşı reaksiyon verdiği gıda bileşenleri her yeni karşılaşmada yeni antikor yapımını uyarırlar. Bu durum sadece hissedilir şikayetlere neden olmakla kalmayıp, aynı zamanda genel stres anlamında tüm organizma için de yük oluşturur. Bunların sonucunda savunma mekanizmalarının devreye girmesiyle bağırsak mukozasında artmış geçirgenliği oluşturan değişiklikler meydana gelir. Bu stres oluşturan faktörlerin bertaraf edilmesi, başka bir deyişle tolere edilemeyen besin öğelerinden vazgeçilmesi veya bunların sınırlı alımı tedavi başarısının anahtarıdır. İlgili besine ne şiddette bir reaksiyon verildiği beslenmenin rejimini biçimlendirecektir. Test edilen her besin bileşenine verilen bireysel reaksiyon şiddeti 1 ile 6 derece arasında sınıflandırılarak ifade edilmektedir. Bu sınıflandırmaya göre bulgular, grafiklendirilerek raporlanmaktadır. Bu grafikler bir bakışta bağışıklık sisteminin hangi besinlere karşı ne şiddette reaksiyon verdiğini gösterir. Bu rapordan hangi besinlere yönelmek veya hangi besinlerden uzak durmak gerektiği görülebilir.

Reaksiyon Şiddetinin Sınıflandırılması

Sınıf 0

Negatif sonuç veren besini ifade etmektir. A kategorisinde olan bu besinler, kendilerine karşı başka bir nedene bağlı intolerans yoksa rahatlıkla tüketilebilirler.

Sınıf 1-2

Düşük antikor reaksiyonlu besinler B kategorisindedir. Başka bir nedene bağlı intolerans yoksa rahatlıkla tüketilebilirler. Ancak, bu besinlerle tek yönlü beslenmemeye dikkat edilmeli, mümkünse çeşitlendirerek tüketilmelidirler.

Sınıf 3-4

Belirgin antikor reaksiyonu olan bu C kategorisindeki besinler en az 4 gün aralıklarla tüketilmelidirler. Örneğin bu besinler Pazartesi günü yenmişse, en erken Cuma günü tekrar tüketilmelidirler. Bu sınıfta özel bir durum vardır: Şiddetli bağışık yanıt oluşturma özelliğinden dolayı süt, buğday, kabuklu yemişler, soya fasulyesi, balıklar ve kabuklu deniz ürünleri sınıf 3 şiddetinde olsalar dahi aşağıdaki sınıf 5-6 statüsünde bulunan D kategorisindeki besinler gibi değerlendirilmelidirler.

Sınıf 5-6

Şiddetli belirgin reaksiyona neden olan D kategorisindeki besinler tüketilmemelidirler. Bu besinlere karşı diyet gereklidir ve her birinden semptomlara göre en az 1 yıl süre ile uzak durulmalıdır. Tüm sindirim sistemi yakınmalarının yanı sıra açıklanamayan, klasik tanı yöntemleri ile saptanamayan ve kronik hastalık olarak tanımlanan semptomlarda, Gıda İntoleransı testi gereksiz tetkik ve yanlış tedavileri önleyerek, hastanın doğru tanı ve tedavisini sağlayacaktır.

 

Gıda İntoleransı Analizi

Gıda İntoleransı Analizi 108 Alerjen

Etler: Sığır eti, Tavuk eti, Kuzu eti, Domuz eti, Hindi eti

Balıklar, Deniz Ürünleri: Somon balığı, Ton balığı, Midye, İri karides, Hamsi, Kılıç balığı, Alabalık, Dil balığı, Morina balığı, Kerevit

Meyveler: Elma, Kayısı, Muz, Kiraz, Üzüm (beyaz / mavi), Kivi, Limon, Nektarin, Portakal, Ananas, Çilek, Karpuz, Armut, Erik, Geyfurt, Şeftali, Hurma

Sebzeler: Patlıcan, Pancar, Dolmalık biber, Brokoli, Havuç, Kereviz, Acı kırmızı biber (çili), Salatalık, Yeşil salata, Kuzu marulu, Yaban turpu, Pırasa, Soğan,
Patates, Kırmızı lahana, Domates, Şalgam, Kabak, Enginar, Kuşkonmaz, Ispanak, Yeşil fasülye, Bezelye, Soya fasülyesi, Zeytin, Sarımsak

Tahıllar: Arpa unu, Yulaf unu, Çavdar unu, Kılçıksız buğday, Buğday unu, Kara buğday unu, Keten tohumu, Mısır, Darı, Pirinç, Mercimek, Kuru fasülye

Yumurta ve Süt Ürünleri: Yumurta sarısı (tavuk), Yumurta akı (tavuk), İnek sütü, Keçi sütü, Koyun sütü, Keçi peyniri, Koyun peyniri, Yoğurt

Otlar / Baharatlar: Fesleğen, Karabiber (siyah / beyaz), Tarçın, Hardal tohumu, Küçük Hindistan cevizi, Kekik, Maydanoz, İngiliz nanesi, Haşhaş tohumu, Biberiye, Dağ kekiği, Vanilya

Kuruyemiş: Badem, Kaju fıstığı, Kakao çekirdeği, Fındık, Yer fıstığı, Antep fıstığı, Susam, Ayçekirdeği, Ceviz, Hindistan cevizi

Diğer Yiyecekler: Mantar karışımı 1, Mantar karışımı 2, Bira Mayası, Hamur mayası, Bal, Kahve, Siyah çay

 

Gıda İntoleransı Analizi

Gıda İntoleransı Analizi 280 Alerjen

Etler: Tavuk Eti, Kuzu Eti, Sığır Eti, Domuz Eti, Hindi Eti, Yaban Domuzu Eti, Geyik Eti, Dana Haşlama, Ördek Eti, Tavşan Eti, At Eti, Yabani Tavşan Eti

Balıklar, Deniz Ürünleri: Gökkuşağı Alabalığı, Ringa Balığı, Morina Balığı, Jumbo Karides, Somon, Uskumru, Sarı Tuna, Kalkan, Pisibalığı, Turna Balığı, Sardalya, Sazan, Midye, Somon Havyarı, Tatlısu Levreği, Istakoz, Alaska Mezgiti, Hamsi, Dil Balığı, Mezgit, Kalamar, İstiridye, Kerevit, Karides, Mersin Balığı Havyarı (Siyah), Yılan Balığı, Sudak, Halibut, Alg

Meyveler: Ananas (Pineapple), Elma, Kayısı, Muz, Armut, Çilek, Çin Greyfurtu, Ahududu, Kiraz, Kivi, Mango, Portakal, Şeftali, Erik, Üzüm, Limon, Greyfurt, Nektarin, Yabanmersini, Böğürtlen, İncir, Kırmızı Frenküzümü, Kızılcık, Bektaşi üzümü, Kırmızı Yabanmersini, Hurma, Mandalina, Şeker Kavunu, Papaya, Kuru Üzüm, Siyah Frenküzümü, Misket Limonu, Karpuz, Ayva, Nar, Sarı Erik, Guava, Trabzon Hurması, Liçi, Karambola, Çarkıfelek Meyvası

Sebzeler: Çiğ Karnıbahar, Filizlenmiş Brokoli, Bezelye, Yeşil Fasulye, Salatalık, Havuç, Patates, Sarımsak, Yer Lahanası, Marul, Pırasa, Mercimek, Dolmalık Biber, Kültür Mantarı, Küçük Turp, Brüksel Lahanası, Kereviz, Soya Fasulyesi, Kuşkonmaz, Ispanak, Domates, Kuru Fasulye, Dolmalık Kabak, Soğan, Sarı Şalgam, Patlıcan, Guar, Avokado, Çin Lahanası, Radika, Rezene, Kara Lahana, Pancar, Bakla, Nohut, Roka, Kolza Tohumu, Enginar, Lahana, Tere, Bayır Turbu, Yeşil Zeytin, Acı Bakla, Hindiba, Kıvırcık Marul, Pazı, Yumurta Mantarı, Balkabağı, Cayenne Biberi, İtalyan Brokolisi, Şalgam, Siyah Zeytin, İstiridye Mantarı, Kırmızı Lahana, Sakız Otu, Savoy Lahanası, Işgın, Meksika Fasülyesi, Beyaz Turp, Arpacık Soğanı, Ebegümeci, Çörek Mantarı, Balkavunu, Bamboo Filizi, Tatlı Patates

Tahıllar: Karabuğday (Buckwheat), Kavuzlu Buğday, Yulaf, Darı, Mısır, Pirinç, Çavdar, Buğday, Susam, Arpa, Horozibiği, Yabani Pirinç, Kinoa, Kamut Buğdayı, Kavuzlu Buğday Tohumu

Yumurta ve Süt Ürünleri: Camembert Peyniri, Gouda Peyniri, Kasein, Süt-kaynatılmamış, Koyun Sütü, Tavuk Yumurtası, Keçi Sütü, Alfa-laktalbumin, Beta-laktoglobulin, Krem Peynir, Yumurta Akı, Edam Peyniri, Parmesan, Koyun Peyniri, Keçi Peyniri, Yoğurt-İnek, Peynir Altı Suyu, Kısrak Sütü, Ovalbumin, Ovomukoid, Yumurta Sarısı, Lor Peyniri, Krema, Emmental peyniri, Mozarella

Otlar / Baharatlar: Fesleğen, Dereotu, Kimyon, Defne, Maydanoz, Nane, Karabiber, Hardal Tohumu, Kekik, Tarçın, Kakule, Keten Tohumu, Kişniş Tohumu, Zencefil, Mercan Köşk, Köri Tozu, Keklikotu, Yenibahar (Piment), Biberiye, Adaçayı, Frenk Soğanı, Acı toz kırmızı biber, Zerdeçal, Haşhaş Tohumu, Tarhunotu, Safran, Yabani Sarımsak, Anason Tohumu, Isırgan Otu, Verbena Otu, Yabani Havuç Tohumu, Melisa, Meyan Kökü, Jalapeno Biberi, Kekikotu, Frenk Maydonozu, Chilli Biberi, Selamotu, Kapari

Kuruyemiş: Kaju Fıstığı, Yerfıstığı, Fındık, Hindistan Cevizi, Badem, Muskat, Ceviz, Pikan Cevizi, Ayçiçek Çekirdeği, Brezilya Cevizi, Kestane, Çam Fıstığı, Macadamia Fıstığı, Antep Fıstığı

Diğer Yiyecekler: Anason, Ekmek Mayası, Papatya Çayı, Vanilya, Keçiboynuzu, Şerbetçiotu, Bira Mayası, Gluten, Aspartam, Bal Poleni, Yeşil Çay, Ihlamur Çayı, Akçaağacı Şurubu, Malt, Kahve, Kakao, Siyah Çay, Glutamate, Agar, Candida Mantarı, Karanfil, Bal, Nane Çayı, Salyangoz, Şeker Kamışı Melası, Çikolata, Beyaz Çikolata, Bitter Çikolata, Aloe Vera, Kırmızı Şarap, Beyaz Şarap, Rooibos Çayı, Paraguay Çayı, Yalancı İğde Suyu, Domuz Jelatini, Geven, Pektin, Karagin

GENİTAL PANEL

Cinsel yolla bulaşan hastalıklar özellikle kadınlarda, uzun dönemde ortaya çıkabilecek infeksiyonlara, infertiliteye (kısırlık), çeşitli kanserlere, pelvik inflamatuar hastalıklara ve yeni doğanda körlüğe kadar giden göz enfeksiyonlarına neden olabilirler. Ayrıca genital hastalığı olanlarda HIV bulaşma riski, 2 ila 5 kat artmaktadır.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmada ve bunların kontrolünde infeksiyona neden olan etkenin bilinmesinin önemi büyüktür. Hızlı tanı, hastanın klinik takibi ve tedavisi için önemlidir. Bu nedenle, cinsel yolla bulaşan farklı mikroorganizmaların tek bir reaksiyonda incelenebildiği “Multipleks PCR” yöntemi tercih edilmektedir. Özgüllüğü ve duyarlılığı diğerlerine göre yüksektir.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklarda erken tanı konulması ve uygun tedavinin gerekirse partner ile birlikte yapılması, hem fiziksel sağlık hem de üreme sağlığı açısından önem taşır.

GENİTAL PANEL İLE BAKILAN PATOJENLER

Chlamydia trachomatis, cinsel yolla bulaşan ve üreme problemlerine neden olan en yaygın etkenlerdendir. Enfekte olanların çoğu, bir bulgu göstermediği için hastalıklarından haberdar değillerdir. Ancak tedavi edilmediğinde bu infeksiyon ciddi komplikasyonlara yol açabilir.

Neisseria gonorrhoeae; gonore, tüm dünyada cinsel yolla bulaşan infeksiyonlarda ikinci sırada yer alır.

Mycoplasma genitalium, laboratuvar ortamında “Multipleks PCR” yöntemi haricinde, tespit edilmesi oldukça zor olan ve genital sistemde ciddi inflamatuvar sendromlara yol açan bir bakteridir.

Trichomonas vaginalis, kadınlarda vajinitin yaygın nedenlerindendir. Erkeklerde ise üretrit yapar. Tedavi edilmediğinde HIV bulaşını kolaylaştırır. Ayrıca, enfekte kadınlarda erken doğum ve düşük doğum ağırlıklı bebekler gözlenir.

Ureaplasma urealyticum / parvum, hem kadın, hem erkekte normal florada bulunurlar. Üretrit, infertilite (kısırlık), erken doğum, ölü doğuma neden olabilmektedir.

Bu testler sayesinde, klinik olarak belirti vermeyen hastalarda da tarama programlarının geliştirilmesi kolaylaşmış ve ayrıca hastaların temasta olduğu kişilerin test edilmesine de olanak sağlamıştır.

 

ÖRNEK ALMA

Genital panel testinde bakılan infeksiyon etkenleri dış ortama dayanıksız olduğundan, hasta örneğinin uygun şartlarda alınması ve uygun transport besiyerlerine konulması gerekmektedir.

Erkeklerde üretral sürüntü veya idrar örneğinden çalışılabilir. Testin idrar örneğinde çalışılabilmesi, örnek alım kolaylığı açısından bir avantajdır. Erkeklerde idrar alımından önce bölge temizlenmemeli ve idrar verirken üretrayı temsil eden ilk kısım dışarı atılmamalıdır. Örnek steril kültür kabına alınmalıdır.

Kadınlarda jinekolojik muayene sırasında servikal sürüntü örneği alınmalıdır. Muayene öncesinde laboratuvarımızdan örnek alımı ve transportu için gerekli olan malzeme temin edilmelidir.

ISAC: Moleküler Alerji Paneli

Alerji tanısını çok üstün bir seviyeye taşıyan yepyeni bir yöntem.

Moleküler Alergoloji’de hastanın spesifik IgE profilini detaylı bir şekilde veren özgün alerjen komponentlerine sensitizasyon ölçülür. Bu sayede, çapraz reaksiyona bağlı semptomlar açıklanır ve hastanın yönetiminde risklerin değerlendirilmesine yardımcı olur.

ISAC ise 48 farklı ana alerjen kaynaktan 112 alerjen komponentinin aynı anda tespit edilmesini sağlar. Duyarlı hastaların gerçek sensitizasyon profiline ışık tutarken, çapraz reaksiyona giren proteinler sayesinde ISAC, proteinlerin türetildiği 48 ana alerjen kaynağa
ek olarak yüzlerce alerjen komponent hakkında bilgi verebilir.

ISAC: Moleküler Alerji Paneli - 14.05.2018 - BİLİMSEL BÜLTENLER - Biruni Laboratuvarı - 0850 241 77 88

Alerji, normalde zararlı olmayan bir maddeye karşı vücudun aşırı reaksiyonudur ve eski Yunanca’ da “değişik reaksiyon” anlamına gelir. Alerjenler genellikle protein veya glikoprotein, nadir olarak da polisakkarid yapısında makro moleküller olup, insanda IgE antikor cevabını indüklerler.

Son yıllarda alerjik hastalıkların sıklığının giderek artması nedeniyle, tanısal yaklaşım büyük önem kazanmaktadır. Alerjik hastalıkların tanısında, tüm hastalıklar da olduğu gibi ilk basamak, hastanın semptomlarının ayrıntılı sorgulandığı iyi bir öykü alınması ve özellikle alerjik hastalıkların klinik belirtilerinin arandığı sistemik bir muayenenin yapılmasıdır. Öykü ve fizik muayene sonrasında uygun laboratuvar testlerinin istenmesi ve bunların klinik yorumu son derece önemlidir.

Alerjiler, başta sanayileşmiş ülkeler olmak üzere sağlık ve sosyoekonomik açıdan dünya genelinde çok büyük bir yüktür. Avrupa’daki nüfusun % 40’dan fazlası halen en az bir alerjiden muzdariptir. Bu alerjik hastaların yaklaşık % 70’i polisensitizedir. Çocuklar genellikle atopik dermatit, alerjik rinit ve alerjik astımdan etkilenmektedir. Konvansiyonel tanıları tamamlayan, doğruluğu yüksek in vitro tanılar; optimal hasta yönetimi ve etkili tedavi için gereklidir. Multipleks sistemler, tek bir testte kapsamlı ve ayrıntılı bir hasta profili sunarak tedavi prosedürlerini düzenler.

Spesifik IgE antikorları, insan serumunda ve plazmasında spesifik bir alerjene karşı geliştirilen sensitizasyon sonucu görülür. Dolaşımdaki IgE antikorlarının ölçümü, bir alerjene duyarlılığın nesnel olarak değerlendirmesini sağlar. Genel olarak düşük IgE antikoru seviyeleri düşük bir klinik hastalık olasılığına işaret ederken, alerjene karşı yüksek antikor seviyeleri klinik hastalıkla korelasyon halindedir.

Kantitatif testin klinik değeri

  • IgE antikorlarının artışı, klinik semptomlar oluşmadan sensitizasyonu erken bir aşamada tespit edilebilir.
  • Alerjik hastalığın ilerlemesini anlamada yardımcı olur.
  • Alerjenin yükünü açıklamaya yardımcı olur.
  • Hastalığın yönetilebilmesi için uygun tedavinin belirlenmesine olanak sağlar.

ImmunoCAP Ana Alerjenler ve ImmunoCAP Komponentler

Alerji tanısı, hastanın ayrıntılı bir olgu öyküsü, klinik gözlemler ve Spesifik IgE testinin sonuçlarına dayanır. IgE antikorlarının varlığını saptamak için ImmunoCAP Alerjenleri veya ImmunoCAP Alerjen Komponentleri kullanmak, şüpheli alerji hastalarının güvenilir tanılarına yardımcı olmak için, ana alerjen veya alerjen alt komponentleri tespit etme imkanı sağlar.

  • Spesifik IgE antikor düzeylerini bilmek, aşağıdaki konularda rehberlik eder:
  • Her hastaya uygun bireysel tedavi yöntemi belirleme
  • Hedef alerjene maruz kalınmasının azaltılması
  • Toleransın gelişiminin takibi (gıda alerjisi, spesifik immünoterapi)
  • Optimize edilmiş bireysel tıbbi tedavi planlarının kolaylaştırılması (zaman ve doz)

ImmunoCAP Ana Alerjenlerin Klinik Değeri

ImmunoCAP alerji testinden gelen sonuçlar, alerjik reaksiyona neden olan spesifik alerjeni tespit etmek ve negatif olan alerjenleri elimine etmek için kullanılır. Sonuçlar, zamanla antikorların spesifik IgE seviyelerinin izlenmesinde de yardımcı olabilir. IgE antikorlarının artışı, erken tanı aşamasında saptanabilir, bu da klinik semptomlar gelişmeden önce sensitizasyona işaret eder ve aşağıdaki risk altındaki hastaların tanımlanmasına yardımcı olur:

  • Alerji gidişatı – Ciltte oluşan semptomların solunum semptomlarına dönüşmesi
  • Şiddetlenme – Hafif semptomların şiddetli semptomlara dönüşmesi
  • Kronikleşme – Yinelenen semptomların kalıcı semptomlara dönüşmesi

ImmunoCAP Alerjen Komponentlerin Klinik Değeri

Moleküler Alergoloji, alerji tanılarına yönelik en son teknolojiye sahip yaklaşımdır. Burada tanımlanan tekli alerjen bileşenleri, geleneksel olarak kullanılan alerjen ekstraktları yerine, moleküler protein bazlı spesifik IgE’lerin saptanması için kullanılır (Şekil 1). Tekil alerjen komponentleri doğrudan alerjen kaynağından izole edilen veya rekombinant şekilde üretilen, yüksek oranda saflaştırılmış proteinlerdir.
Bu komponentlere karşı geliştirilen hassasiyetler ayrı tekil testlerle ölçülerek hastanın hangi komponente duyarlı olduğu kesin moleküler seviyede belirlenir. Bu durum alerjen ekstraktlarını baz alarak yapılan testlerden daha yüksek seviyede standardizasyon ve ayırt edici tanı imkanı sağlar. Moleküler Alergoloji sistemleri, alerjinin hassas tetikleyicisini belirleyebildikleri için, risk değerlendirmesi ve tedavi kararlarını kolaylaştıran güçlü bir tanı oluşturma aracıdır.

ISAC: Moleküler Alerji Paneli - 14.05.2018 - BİLİMSEL BÜLTENLER - Biruni Laboratuvarı - 0850 241 77 88

Şekil 1. Temel bir alerjen kaynağından, özgün alerjen komponentleri

Alerjen komponentleri bize ne anlatabilir?

Alerjen komponentleri, yapısal benzerliğe sahip olarak farklı protein aileleri altında gruplanmış proteinlerdir. Kaynaklarda farklı miktarlarda bulunan ve farklı kararlılıklara sahip bu komponentlere karşı geliştirilen hassasiyetin nedeni ortak grup özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu proteinlerin özelliklerine bağlı olarak, hastanın geliştirdiği sensitizasyon farklı sonuçlar doğurur. Bazı alerjen komponentleri spesifik,
bazıları çapraz reaktiftir.

Moleküler Alergoloji Başka Hangi Katkıyı Sağlar?

Moleküler Alergoloji ile gelişmiş tanı için temel bir alerjen kaynağından, özgün alerjen komponentleri üretilebilir. Bu komponentlere karşı sensitizasyon ayrı bir testte bireysel olarak ölçülür ve kesin bir moleküler seviyede, hastanın hangi komponente duyarlı olduğu belirlenir. Bu bilgi, alerjinin yüksek hassassiyetle teşhisi için temel sağlar. Moleküler Alergoloji’de ekstrakt bazlı testler, komponent spesifik
analizlerle birlikte kullanılır.

Ekstrakt hastanın hangi alerjen kaynağına karşı sensitizasyon gösterdiğinin cevabını verirken, alerjen komponentleri risk, spesifiklik ve çapraz reaksiyon hakkında hayati bilgilerin elde edilmesini sağlar.

1) Klinik reaksiyon riskini belirler

Moleküler Alergoloji, sensitizasyonla bağlantılı risk üzerine sonuçlar çıkarır. Kararlı alerjen komponentlerine sensitizasyon, sistemik reaksiyonların yanı sıra lokal reaksiyonları da ortaya çıkarabilirken, kararsız komponentlere sentisizasyon esas olarak lokal reaksiyonlarla bağlantılıdır.

ISAC: Moleküler Alerji Paneli - 14.05.2018 - BİLİMSEL BÜLTENLER - Biruni Laboratuvarı - 0850 241 77 88

Şekil 2. Sık görülen alerjen proteinleri ile ilişkili risk düzeyleri

Spesifik komponentler – alerji kaynaklarını açığa çıkaran benzersiz ipuçları sağlar.

Her alerjen kaynağı tipik olarak hem spesifik hem de çapraz reaktif alerjen komponentleri içerir. Spesifik alerjen komponentler, hemen hemen elde edildikleri kaynaklarla benzersiz olarak ilintilidir ve sadece sınırlı sayıdaki yakından ilişkili türlerde az miktarda bulunur. Her alerjen kaynağı bir veya birkaç spesifik alerjen komponenti içerebilir. Bunların herhangi birine sensitizasyon, kişide gerçek bir sensitizasyon olduğunu gösterir; bu ilgili alerjen kaynağının klinik semptomların başlıca nedeni olduğu anlamına gelir.

2) Çapraz reaksiyona bağlı semptomları açıklar

Çapraz reaksiyon veren antikorlar tarafından ortaya çıkarılan semptomlar, hasta yönetimi ve uygun kaçınma tavsiyesi vermek için önemli olan gerçek sensitizasyonun neden olduğu belirtilerden ayırt edilebilir. Sadece çapraz reaksiyon sensitizasyonun tespit edildiği durumlarda, primer sensitizörü bulmak gereklidir.

Çapraz reaktif komponentlerin tanımlanması

Tedaviye başlamadan önce alerjinin tam tetikleyicisinin tespit edilmesi önemlidir. Bununla birlikte hastaların; deri testlerinde ve ekstrakt bazlı antikor testleri gibi klinik testlerde alerjenlerin çapraz reaksiyon göstermesi yaygın karşılaşılan bir durumdur. Allerjen kaynaklarının ve en önemli pan-alerjenlerinin her birinin bileşenlerinin analizi, alerji semptomlarının tam tetikleyicilerinin hızlı ve doğru bir şekilde tespit edilmesini sağlar.

Çapraz reaksiyon, huş ağacı poleniyle ilişkili gıda alerjisi, bir çok huş poleni alerjisi hastasını etkileyen bir sendrom tarafından örneklenebilir. Çapraz reaksiyonun temelini oluşturan moleküler sebep, huş ağacı polen alerjisi olan hastaların Bet v 1 komponentine özgü spesific IgE antikorlarına sahip olmalarıdır. Bet v 1, pek çok gıdada ilgili proteinlere, örneğin soya ve yer fıstığı ile yapısal benzerliğe sahiptir. Böylece, hastanın Bet v 1 huş ağacına karşı IgE antikorları soya ya da fıstık bu ilgili proteinlerle çapraz reaksiyona girer.

ISAC: Moleküler Alerji Paneli - 14.05.2018 - BİLİMSEL BÜLTENLER - Biruni Laboratuvarı - 0850 241 77 88

Şekil 3 : PR-10, Protein- ısıya ve sindirime duyarlıdır. Pişmiş gıdalar sıklıkla tolere edilir. Çoğunlukla OAS gibi lokal semptomlar ile ilişkilidir. Polenlere, meyve ve sebzelere gösterilen alerjik reaksiyonlarla ilişkilidir.

3) Uygun Terapinin Seçimi- Spesifik İmmünoterapi (SIT) için doğru hastaları belirlemeye katkıda bulunur.

Başarılı bir Spesifik İmmünoterapi için spesifik alerjen komponentlerine karşı sensitizasyonun belirlenmesi gereklidir. İlgili alerjen kaynağından ekstrakte edilen komponente karşı gerçek bir sensitizasyon geliştiren hastalarda uygulanacak tedavinin sonucu bu bulgular ışığında olumlu yönde olacaktır. Hasta birincil olarak alerjen ekstraktlarının ana bileşenlerine karşı hassaslaştığı zaman SIT’lerin başarı olasılığı yüksektir. Sadece moleküler alerji tanıları bu tür derinlemesine bilgileri sunabilir. Daha sonra en uygun tedavi yöntemi seçilebilir ve hastalar gereksiz yere alerjenlerden uzak durma stresinden veya etkisiz SIT’lerden kurtulur.

ISAC: Moleküler Alerji Paneli - 14.05.2018 - BİLİMSEL BÜLTENLER - Biruni Laboratuvarı - 0850 241 77 88

Şekil 4 : Rekombinant alerjen bazlı tanı testleri ile huş ağacı ve çayır otu alerjene özgü spesifik immunoterapi

Protein Stabilitesi ve Miktarı

Gıda alerjeni komponentleri, ısıtılmaya ve sindirime karşı farklı stabilite gösterir ve alerjen kaynağındaki içerikleri değişebilir. Hem stabilite hem de miktar, komponentin ait olduğu protein ailesi tarafından yansıtılır. Bu nedenle, hastanın sensitizasyon profili ve tanımlanan komponentlerin hangi aileye ait olduğunu bilmek suretiyle sensitizasyonlar ile ilişkili riski değerlendirmek mümkündür.

ISAC: Moleküler Alerji Paneli - 14.05.2018 - BİLİMSEL BÜLTENLER - Biruni Laboratuvarı - 0850 241 77 88

Şekil 5 : Bir alerjen familyasındaki yapısal benzerliğe bağlı olarak allerjen moleküllerinin immünoglobulin E (IgE) seviyeleri.

a. 2S albüminleri (fındık, bakliyat ve tohumlarda stabil depolama proteinleri) arasında değişken, sınırlı çapraz reaktivite.

b. Bet v 1-PR-10 homolog gıda alerjenleri arasında değişken çapraz reaktivite.

c. Profilinlerin güçlü şekilde korunmuş ve benzer yapısına bağlı olarak yüksek çapraz reaktivite (polen, lateks ve gıdalarda)

Örneğin yumurta alerjisinde Gal d1 (ovomukoid) ana alerjendir ve alerjik reaksiyon şiddetinin bir göstergesi olarak kullanılır. Isıya-duyarlı Gal d2 (ovalbümin), Gal d3 (konalbümin) ve Gal d4 (lizozim) bileşenlerine karşı duyarlılıklar, yalnızca çiğ veya hafif pişmiş yumurta tüketimiyle ortaya çıkan belirtilerle ilişkilidir. Ovalbümin aşılarda kullanılır ve lizozim koruyucu madde olarak kullanılır, dolayısıyla bu bileşenlere karşı duyarlılığı olan hastalar ilgili bileşeni içeren ilaç veya gıda ürünlerine karşı reaksiyon gösterebilir. Yine benzer şekilde Bos d8’e (kazein) karşı reaksiyon, süt ve süt ürünlerine karşı güçlü bir alerjiye işaret eder. Kazein sıklıkla bir katkı maddesi olarak kullanılır, bu nedenle kazeine karşı duyarlılık çikolata veya patates cipsi gibi pek çok farklı gıdalara karşı duyarlılığa neden olabilir. Bos d (laktoferrin), Bosd4, Bos d5 ve Bos d6 bileşenleri ısıya karşı duyarlıdır ve bu bileşenlere karşı duyarlılıklar esas olarak taze süte karşı olan reaksiyonlarla ilişkilendirilir. Bos d6’ya (sığır serum albümini) karşı antikorlar ayrıca sığır etine karşı bir reaksiyona da neden olabilir.

ISAC: Moleküler Alerji Paneli - 14.05.2018 - BİLİMSEL BÜLTENLER - Biruni Laboratuvarı - 0850 241 77 88

Şekil 6 : Alerji tanısı için serolojik testler

ImmunoCAP ISAC (Immuno Solid-phaseAllergenChip)

ISAC: Moleküler Alerji Paneli - 14.05.2018 - BİLİMSEL BÜLTENLER - Biruni Laboratuvarı - 0850 241 77 88

Serumda IgE antikorlarının saptanması tip I alerjilerin teşhisinde önemli bir rol oynamaktadır. Şu anda kullanılan ekstrat bazlı spesifik IgE antikorları yöntemi İmmunoCAP-FEIA, alerji tanısında altın standarttır. Ancak bu test sadece sınırlı sayıdaki alerjenlerin eşzamanlı
olarak belirlenmesine izin verirken, Immuno CAP ISAC, 48 farklı ana alerjen kaynaktan 112 alerjen komponentinin aynı anda tespit
edilmesini sağlar. Bu sistem diziye dayalı, biochip teknolojisidir ve alerjen komponentler için spesifik IgE antikorlarının ölçümünde en
gelişmiş in vitro tanı testidir. ISAC testi kapsamlı ve spesifik bir IgE antikor profili tanımlanmasını kolaylaştırır.

ImmunoCAP ISAC yarı kantitatif bir testtir ve sonuçlar, 0.3 – 100 ISU-E ölçme aralığı içinde spesifik IgE antikor düzeyleri ISAC Standart Birimlerde (ISU) bildirmektedir.

ISAC Avantajları:

112 alerjenik proteinin eşzamanlı analizi,hastanın klinik durumuna neden olan alerjenleri tek bir kan örneğinden tam ve hızlı bir şekilde belirlememize olanak tanır. Alerjenik protein çalışmalarının çok geniş yelpazesi, beklenmedik hassaslaşmaları vurgulamayı ve/veya diğerlerini ekarte etmeyi mümkün kılmaktadır. Sonuç olarak analiz, kişiye özel bir tedaviye yol açarak, tanıdaki iyileşme ile bireysel bir
sensitizasyon profili elde etmeyi sağlar. Bütün bunlar hastanın yaşam kalitesinin artmasına yardımcı olurken, analizin ekonomik maliyeti, tek tek spesifik IgE’lerin analiz edilmesinden çok daha azdır. Çoğu alerjik hasta sayısız alerjene pozitif test sonuçları verir ve farklı alerjenler ve reaksiyonların rolü ile ilgili kesin olmayan tıbbi geçmişi nedeniyle semptomların gerçek nedeni belirlenemeyebilir.

Bu hastaların tanı ve tedavisinde ImmunoCAP ISAC;

  • Duyarlı hastaların gerçek sensitizasyon profiline ışık tutar.
  • Şiddetli gıda ile ilgili reaksiyonlar için potansiyel riski ortaya çıkarır.
  • Tedaviye yetersiz yanıt veren hastalarda IgE antikor profilini belirler.

Çapraz reaksiyona giren proteinler sayesinde ImmunoCAP ISAC, proteinlerin türetildiği 48 ana alerjen kaynağa ek olarak yüzlerce alerjen komponenti hakkında bilgi verebilir. ImmunoCAP ISAC, beklenmeyen duyarlılıkları ortaya çıkarabilir veya geniş bir alerjen serisi için IgE sonuçlarını vererek alerjiyi ekarte etmeye yardımcı olabilir. Sonuç olarak, hastalar açısından etkili ve optimize edilmiş tedavi prensipleri daha erken başlatılabilir ve hasta sağlığı temin edilirken, yaşam kalitesi arttırılmış olur.

Çapraz reaksiyon veren alerjen komponentleri daha yaygın olarak dağılır ve çok geniş bir yelpazede alerjen kaynakları arasında paylaşılabilir. Yapısal benzerliklerinin yüksek olması nedeniyle, IgE antikorunun çapraz reaksiyonuna neden olabilirler.

Farklı protein ailelerinden gelen bileşenler şiddeti değişen belirtiler ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla, moleküler profilleme bir hastada anafilaktik şok gibi ciddi sistemik reaksiyonlar riskinin düşük veya yüksek olup olmadığını belirleyebilir. Sonrasında, hayati tehlike oluşturan reaksiyon riski altındaki hastalara, alerjenden kaçınma ve acil durumlarda alınması gereken uygun tedbirler konusunda tavsiyelerde bulunulabilir. Örneğin, eğer bir hasta profilinler ailesindeki alerjenlere karşı duyarlı ise, genel olarak daha hafif semptomlar beklenebilir. Depo proteinleri ailesine ait alerjenlere karşı duyarlı olan hastalarda ise hayati tehlike oluşturan sistemik reaksiyonların görülme riski yüksektir. Ayrıca, protein ailelerinin ısıya dayanıklıklarında farklılıklar bulunması gıda alerjilerinde önemli bir rol oynamaktadır.

Oral alerji sendromu (OAS) prevelansı artmaktadır. Şu anda İngiltere’de birincil bakım uygulamalarında nüfusun yaklaşık % 2’sini etkilediği bildirilmektedir. Klinik öykü ile sıklıkla teşhis edilebilmesine rağmen, çiğ meyve veya sebzeleri veya bazen çiğ kuruyemişleri yedikten sonra tipik oral semptomları olan hastalar için doğrulayıcı testlere ihtiyaç artmaktadır. Oral alerji sendromu olan hastalar ile fındık alerjisi olan hastalar arasındaki semptomların çakışması, genellikle, hasta yönetiminde bilgilendirmek ve riski sınıflandırmak için mevcut testleri kullanarak daha kesin bir tanımlama gerektiren bir alandır. ISAC ile çok sayıda rekombinant proteinlerin test edilmesi hastaların PR-10 ve / veya profilin proteinlerine (sadece birleşik düşük şiddetli klinik reaksiyon riski) veya lipid transfer proteini veya fıstık depolama proteinlerine (şiddetli reaksiyon riski daha yüksektir) reaksiyonun açıklığa kavuşturulmasında özellikle yararlıdır.

ISAC Endikasyonları:

  • Polisensensitize olan hastalarda teşhisin iyileştirilmesi.
  • Özellikle konvansiyonel alerji testlerinin pozitif sonuçları ile semptomlar arasında net bir korelasyon gözlenmeyen hastalarda tanı hatalarını önlemek.
  • Alerjen Spesifik İmmünoterapi açısından oluşabilecek terapötik hataları önleme.
  • Allerji açısından tutarsız klinik geçmişi olan ve/veya tedaviye yetersiz yanıt veren vakaları değerlendirmek.
  • İdyopatik anafilaksi anamnezi olan hastaların değerlendirilmesi
  • Beklenmeyen duyarlılıkları saptamak.

ISAC ALERJEN PROTEİN AİLELERİ

ImmunoCAP ISAC tek bir adımda büyük bir miktarda alerjene ait spesifik IgE antikor bilgisi sağlar. Çapraz reaksiyona giren proteinler sayesinde ImmunoCAP ISAC, proteinlerin türetildiği 51 kaynağa ek olarak yüzlerce alerjen kaynağı hakkında bilgi verebilir.

ISAC Immunocap Çapraz Reaksiyon Haritasını İncelemek İçin Lütfen Tıklayınız

Depo proteinleri

  • Isıya ve sindirime dayanıklı proteinlerdir, dolayısı ile gıdaların pişirilmesi ile de reaksiyon verirler.
  • OAS’ye ek olarak daha şiddetli sistemik reaksiyonlara neden olurlar.
  • Yeni bitkilerin gelişiminde kaynak malzeme olarak yemiş ve tohumlarda bulunan proteinler.

 

Profilin (1)

  • Bu proteinler ısıya ve sindirime duyarlıdır. Pişmiş gıdalar sıklıkla tolere edilir.
  • Nadiren klinik semptomlarla ilişkilendirilmekle birlikte bazı hastalarda lokal ve hatta şiddetli reaksiyonlara neden olabilir.
  • Profilinler tüm polenlerde ve yiyecek olarak kullanılan bitkilerde mevcuttur.

 

PR-10 protein, Bet v 1 homologue (1)

  • PR-10 proteinlerinin bir çoğu ısıya ve sindirime duyarlıdır. Pişmiş gıdalar sıklıkla tolere edilir.
  • Çoğunlukla OAS gibi lokal semptomlar ile ilişkilidir.
  • Polenlere, meyve ve sebzelere gösterilen alerjik reaksiyonlarla ilişkilidir.

 

Polcalcin (Kalsiyuma bağlanan proteinler) (2)

  • Yiyecek olarak kullanılan bitkilerde yer almayan, polenlere karşı çapraz reaksiyonu belirleyen bir markerdır.

 

LTP (spesifik olmayan Lipid Transfer Proteinler, nsLTP) (1)

  • Isıya ve sindirime dayanıklı proteinlerdir, dolayısı ile gıdaların pişirilmesi ile de reaksiyon verirler.
  • Genellikle OAS (Oral Allerji Sendromu)’a ek olarak sistemik reaksiyonlarla ilişkilidirler.
  • Şeftali ve türevlerinin yetiştiği bölgelerde meyve ve sebzelere karşı gelişen alerjik reaksiyonlarla ilişkilidir.

 

CCD (2)

  • Çapraz reaktif karbonhidratlara karşı geliştirilen hassasiyetleri belirleyen bir markerdır.
  • Alerjik reaksiyonlara çok nadir sebep olsa da CCD içeren polen, yiyecek olarak kullanılan bitkiler, haşereler ve zehirlerin IVD sonuçlarında pozitifliğe neden olabilir.

 

Lipocalin (3)

  • Hayvanlarda sabit olarak bulunan önemli alerjenlerdir.
  • Hayvan türleri arasındaki sınırlı çapraz reaktiviteyi gösteren bir komponenttir.

 

Parvalbumin (3)

  • Bu proteinler ısıya ve sindirime karşı dirençlidir. Pişmiş gıdalarda da reaksiyona neden olurlar.
  • OAS’ye ek olarak daha şiddetli sistemik reaksiyonlara neden olurlar.
  • Ana alerjen balıkta bulunur ve farklı balık türleri ve amfibiler arasında çapraz reaksiyonu belirleyen bir markerdır.

 

Serum albumin (3,4)

  • Bu proteinler ısıya ve sindirime karşı oldukça hassastır.
  • Hayvanları farklı biyolojik sıvılarında ve bölgelerinde yer alırlar. Örn. inek sütü, kan, et ve epiteller.
  • Farklı yaygın memeli türleri arasındaki çapraz reaksiyonlara neden olurlar. Örn. Kedi-köpek domuz

ISAC ÖNEMLİ ALLERJEN KOMPONENTLERİ

Gal d 1, Ovomucoid (yumurta beyazı) (3)

  • Ovomucoid IgE antikorları kalıcı yumurta alerjisi ile ilişkili olup genellikle hem çiğ hem de pişmiş olarak tolere edilememektedir.

 

Tropomyosin (3)

  • Bu proteinler ısıya ve sindirime karşı dirençlidir. Pişmiş gıdalarda da reaksiyona neden olurlar.
  • OAS’ye ek olarak daha şiddetli sistemik reaksiyonlara neden olurlar.
  • Kas dokularında aktine bağlanan proteinler olup kabuklu deniz hayvanları, maytlar ve hamamböceği arasında çapraz reaksiyonu belirleyen bir markerdır.

 

Ara h 1, 2, 3, 6, 8 ve 9 (yer fıstığı) (3)

  • Ara h 1, 2, 3, 6 ve 9 (LTP) IgE antikorları OAS’ye ek olarak yer fıstığı kaynaklı sistemik reaksiyonlara neden olur.
  • Ara h 8 (PR-10) IgE antikorları genel olarak OAS gibi daha hafif lokal semptomlara yol açar. Sıklıkla huş ağacına bağlı hassasiyetlerle ilişkilidir.

 

Gly m 4, 5 ve 6 (soya) (3)

  • Soya fasülyesine alerjik hastalarda sıklıkla Gly m 5 ve Gly m 6. Gly m 5 & Ara h 1 ve Gly m 6 & Ara h 3 IgE antikorları bulunmakta, anılan sıralamaya göre doğru orantılı olarak mercimek gibi diğer baklagiller ile de yüksek derecede benzerlik görülmektedir. Bu baklagillerde bulunan depo proteinlere ait IgE nedeniyle çapraz reaksiyon ve klinik reaktivite görülebilir.
  • Gly m 4 (PR-10) IgE antikorları genellikle OAS gibi lokal semptomlarla ilişkili olup huş ağacı hassasiyetinden ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, Gly m 4’e karşı şiddetli reaksiyonlar gösteren bazı vakalar da rapor edilmiştir. Örn. huş ağacı poleni mevsiminde, sıklıkla egzersiz ve az işlenmiş soyalı içecekler alımı ile kombine şekilde.

 

Alt a 1 (Alternaria) (3)

  • Alt a 1, astım gelişimiyle ilgili olan Alternaria’nın ana alerjenidir.

 

Tri a 19, Omega-5 gliadin (buğday) (5,6,7)

  • Yetişkinlerde Omega-5 gliadin (Tri a 19) IgE antikorları buğday alınımına bağlı olarak egzersiz veya Non Steroidal Antienflamatuar İlaçların kullanımına bağlı olarak tetiklenen reaksiyonlar ile ilişkilidir.
  • Omega-5 gliadin (Tri a 19) IgE antikorları çocuklarda buğdaya karşı ani reaksiyon riskiyle bağlantılıdır.

 

ISAC: Moleküler Alerji Paneli - 14.05.2018 - BİLİMSEL BÜLTENLER - Biruni Laboratuvarı - 0850 241 77 88

 

ImmunoCAP ® Çapraz Reaksiyon Haritası

ImmunoCAP ® Çapraz Reaksiyon Haritası

Artmış Bağırsak Geçirgenliği ve Zonulin – 06.03.2018

ARTMIŞ BAĞIRSAK GEÇİRGENLİĞİ ve ZONULİN

Son yıllarda yapılan çalışmalar; bağırsakların,  besinleri sindirim ve emilimi ile su ve elektrolit homeostazisi yanı sıra mukozal bariyer aracılığı ile vücuda yabancı çevresel antijenlerin girişinin  önlenmesinde de anahtar rol oynadığını göstermiştir (1). Bağırsak geçirgenliğinin artması sonucu bir çok hastalık gelişebilir ve bu hastalıklar yalnız bağırsak hastalıkları olmayabilir. Tip I Diabetes Mellitus, Multiple Skleroz, Allerji gibi otoimmun hastalıkların yanı sıra birçok hastalık da artmış bağırsak geçirgenliğinin sonucu  ortaya çıkabilir.  Birçok hastalığın bağırsaklardan başladığını kanıtlayan birçok bulgu vardır. Ancak bu hastalıkların bağırsaklarda lokalize olmaması dikkat çekicidir ve diğer organlarda da oluşabilir.

Zonulin bağırsak geçirgenliği artışını gösteren önemli bir biyobelirteçtir.

Bağırsak duvarı, bağırsağın içini çevreleyen tek hücreli kalın epitelyal hücrelerden oluşmuştur ve insan vücudu ile dış dünya arasındaki en geniş yüzeyli bariyerdir. Bu bariyerin bütünlüğünün korunması ve geçirgenliğin kontrolü immün sistemin regülasyonu ve patojenlere karşı korunmada çok önemlidir.

Bağırsak lümeninden dolaşıma geçişte  iki yol bulunur. İlki enterositlerin fırçamsı kenarları boyunca ‘’transporter’’ (taşıyıcılar) aracılığı ile olur, buna transsellüler yol denir, pek çok besin maddesinin emilimi bu yolla olur. İkinci yol; hücreler arası boşluklardan parasellüler geçiştir. Bu yoldan iyonlar, suda çözünen moleküller ve nadir mikroorganizmalar geçiş yapar (2,3). Parasellüler geçiş ‘’tight junctions’’ (sıkı kavşaklar)  adı verilen protein yapıda kapılar tarafından kontrol edilir. Bu dinamik yapılar beslenme durumu, fiziksel aktivite, hormonal ve sinirsel sinyaller ve inflamatuvar medyatörler ile uyumlu şekilde açılır ve kapatılır (4,5). Bağırsak sıkı kavşakları (tight junctions); besinlerin optimal emilimi ve transportu yanı sıra vücuda yabancı antijenlere karşı tolerans ve immunite arasında denge oluşumunun sağlanmasında da görev alır. Günümüzde bağırsak sıkı bağlantılarının yapısı hakkında önemli bilgiler varolmakla birlikte, fizyolojisi ve patofizyolojisi hakkında bilgilerimiz nispeten sınırlıdır. Zonulin; bu sıkı kavşaklarda anahtar pozisyonunda fizyolojik ve reverzibl bir modülatördür. Bu protein mukozada oluşur ve bağırsak geçirgenliğini direkt olarak  kontrol eder (2,6,7).  Bağırsak lümenindeki bakteriler veya gıdalardaki tetikleyici maddeler (ör: gluten)  gibi uyaranlara yanıt olarak Zonulin lümene salınır ve epitel hücrelerinin apikal yüzeylerindeki reseptörlere bağlanarak sıkı kavşakların bütünlüğünün bozulmasına neden olan yolakları başlatır (8,9). Hücre içi sıkı bağlantılarının bilinen tek fizyolojik modülatörü Zonulin’in keşfi, bağırsak epitelyal parasellüler yolağın, karmaşık mekanizmalarını ve genetik olarak yatkın kişilerde bu mekanizmalardaki bozuklukların, otoimmün hastalıklara neden olduğunu anlamamızı sağladı.

Bağırsak lümeninden dolaşıma geçişte  iki yol bulunur. İlki enterositlerin fırçamsı kenarları boyunca ‘’transporter’’ (taşıyıcılar) aracılığı ile olur, buna transsellüler yol denir, pek çok besin maddesinin emilimi bu yolla olur. İkinci yol; hücreler arası boşluklardan parasellüler geçiştir. Bu yoldan iyonlar, suda çözünen moleküller ve nadir mikroorganizmalar geçiş yapar (2,3). Parasellüler geçiş ‘’tight junctions’’ (sıkı kavşaklar)  adı verilen protein yapıda kapılar tarafından kontrol edilir. Bu dinamik yapılar beslenme durumu, fiziksel aktivite, hormonal ve sinirsel sinyaller ve inflamatuvar medyatörler ile uyumlu şekilde açılır ve kapatılır (4,5). Bağırsak sıkı kavşakları (tight junctions); besinlerin optimal emilimi ve transportu yanı sıra vücuda yabancı antijenlere karşı tolerans ve immunite arasında denge oluşumunun sağlanmasında da görev alır. Günümüzde bağırsak sıkı bağlantılarının yapısı hakkında önemli bilgiler varolmakla birlikte, fizyolojisi ve patofizyolojisi hakkında bilgilerimiz nispeten sınırlıdır. Zonulin; bu sıkı kavşaklarda anahtar pozisyonunda fizyolojik ve reverzibl bir modülatördür. Bu protein mukozada oluşur ve bağırsak geçirgenliğini direkt olarak  kontrol eder (2,6,7).  Bağırsak lümenindeki bakteriler veya gıdalardaki tetikleyici maddeler (ör: gluten)  gibi uyaranlara yanıt olarak Zonulin lümene salınır ve epitel hücrelerinin apikal yüzeylerindeki reseptörlere bağlanarak sıkı kavşakların bütünlüğünün bozulmasına neden olan yolakları başlatır (8,9). Hücre içi sıkı bağlantılarının bilinen tek fizyolojik modülatörü Zonulin’in keşfi, bağırsak epitelyal parasellüler yolağın, karmaşık mekanizmalarını ve genetik olarak yatkın kişilerde bu mekanizmalardaki bozuklukların, otoimmün hastalıklara neden olduğunu anlamamızı sağladı.

İyi işleyen bağırsak absorbsiyonu beslenmede yaşamsal öneme sahiptir. Diğer yandan bağırsak mukozası, vücudu patojen bakterilerden ve çevresel kirliliklerden korur. Bu nedenle bağırsaktan kontrollü geçirgenlik sağlık için büyük öneme sahiptir. Çevresel tetikleyicilerin uzun süreli Zonulin upregülasyonu, bağırsak geçirgenliğinin artmasına, bağırsaktaki antijenlerin submokozaya sürekli geçişine neden olur. Eğer bağırsak geçirgenliği artarsa çok miktarda zararlı madde dolaşım sistemine geçer. Öncelikle bağırsak mukozası enfekte olur. Bu durum uzun dönemde bağırsak mukozasının hasarına yol açar. Böylelikle bağırsakların geçirgenliği daha da artar ve kısır döngüye girilir, bu geçirgenlik artışı immun sistemin yoğun reaksiyonuna neden olur. Bağırsak geçirgenliğinin artması sonucu zararsız gıda maddeleri dolaşıma geçerek, gıda alerjilerine veya gıda intoleransına yol açar ve yakınmalar başlar. Ek olarak diğer immünolojik reaksiyonlarda gelişir. Aşırı geçirgen ya da sızdıran bağırsak adı verilen bu durum uzun dönemde vücudun kendi hücre yapı ve organları ile ilişkili otoantikorlar üretir ve otoimmun hastalıklara neden olur. Özellikle Tip I Diyabetes Mellitus, Multiple Skleroz, Romatoid Artrit, Çölyak Hastalığı ve daha birçok otoimmun  hastalık, artmış bağırsak geçirgenliği nedeni ile gelişebilir (1,10). Bağırsaktan aşırı geçirgenlik ayrıca etyolojisi iyi bilinmeyen  irritabl bağırsak sendromu gibi kronik hastalıklarla da ilişkilendirilmiştir. Bakterilerin dolaşıma geçmesi, karaciğerde inflamasyon yoluyla, yağlı karaciğer hastalığı, Tip II Diyabetes Mellitus ve kardiyovasküler hastalıklar gibi bir çok metabolik durumda da nedensel rol oynamaktadır. Bağırsak bariyerinin bozulması, bakteriyel toksinler ve sitokin kaskadları aracılığı ile nöroinflamasyon ve depresyon gelişimi ile de ilişkilendirilmiştir (11).

Zonulin İle İlişkili Olan Bazı Hastalıklar (3)

Otoimmün Hastalıklar:

Çölyak Hastalığı

Ankilozan Spondilit

Romatoid Artrit

Crohn Hastalığı

SLE

Kanserler:

Akciğer Kanseri

Meme Kanseri

Pankreas Kanseri

Over Kanseri

Beyin Kanseri

Sinir Sistemi Hastalıkları:

Kronik İnflamatuar Demiyelinizan Nöropati

Multiple Skleroz

Şizofreni

   

Çölyak hastalığında bağırsak permeabilitesi artmıştır ve Zonulin’in upregülasyonu sonucudur. Dermatitis Herpetiformis hastalarında, minimal bağırsak hasarı varken, Zonulin’in yüksek düzeyleri, Zonulin ilişkili anormal bağırsak geçirgenliğinin,  glutene bağlı hastalıkların patogenezinde erken rol oynadığını desteklemektedir (12). Gluten kaynaklı  gliadinin, nonçölyak hastalarda dahi, Zonulin salınımını stimüle ettiği ve bağırsak geçirgenliğini arttırdığı gösterilmiştir (9). Tip I diyabetli hastaların önemli bir bölümünde (bir çalışmada %42) yüksek Zonulin seviyeleri, hastalık başlangıcından birkaç yıl önce gösterilmiştir (12). Bu durum otoimmün diyabette bağırsak aşırı geçirgenliğinin  nedensel bir rolü ve hastalığın  başlangıcı ve ilerlemesinde Zonulin’in prediktif değeri  ile uyumludur (11,13). Klinik öncesi çalışmalar, Tip I Diyabetes Mellitus patogenezinde Zonulin aracılı hiperpermeabilitenin rolünü desteklemektedir. Bozulmuş bağırsak bariyer fonksiyonu ve yüksek Zonulin düzeylerinin, vücut kitle indeksinden bağımsız olarak  insülin direnci ve Tip II Diyabetes Mellitus ile ilişkili olduğu saptanmıştır (14,15).  Zonulin düzeyinin astım hastalarının yaklaşık % 40’ında yüksek bulunmuştur ve bu hastalarda bağırsak geçirgenliği artmıştır. Normalde sıkı kavşaklarda önlenecek spesifik antijenlerin ve irritanların parasellüler geçiş yoluyla dolaşıma geçmesi ve allerjik reaksiyonların başlaması astıma yol açmaktadır (16)

Çalışmalarda bağırsak geçirgenliğinin altın standartı olan laktuloz-mannitol  testi ile Zonulin düzeylerinin kuvvetli korelasyonu gösterilmiştir. Zonulin bozulmuş bağırsak geçirgenliğinin gösterilmesinde çok iyi bir biyobelirteçtir. Seruma beyin ve akciğer gibi organlardan da Zonulin salınması nedeniyle dışkı örneği daha uygundur. Hastalar örnek vermeden bir ay öncesine kadar antibiyotik ve iki hafta öncesine kadar da probiyotik almamış olmalıdır.

REFERANSLAR:

1- Fasano A..Ann N.Y.  Zonulin, regulation of tight junctions, and autoimmune diseases. Acad Sci.2012 Jul:1258(1):25-33

2- Fasano A. Physiological, Pathological, and Therapeutic Implications of Zonulin-Mediated Intestinal Barrier Modulation.  Am J Pathology 2008;173:1243–1252.

3- Fasano A.  Zonulin and its regulation of intestinal barrier function: the biological door to inflammation, autoimmunity, and cancer. Physiol Rev 2011;91:151–175

4- Arrieta MC, et al. Alterations in intestinal permeability.  Gut 2006;55:1512–1520.

5- Lamprecht M, Frauwallner A.  Exercise, intestinal barrier dysfunction and probiotic supplementation. Med Sport Sci 2012;59:47–56.

6- Wang W, et al. Human zonulin, a potential modulator of intestinal tight junctions. J Cell Sci 2000;113:4435–4440.

7- Fasano A.  Intestinal Permeability and its Regulation by Zonulin: Diagnostic and Therapeutic Implications. Clin Gastroenterol Hepatol 2012;10:1096–1100.

8- El Asmar R, et al. Host-dependent zonulin secretion causes the impairment of the small intestine barrier function after bacterial exposure. Gastroenterol 2002;123:1607–1615.

9- Tripathi A, et al. Identification of human zonulin, a physiological modulator of tight junctions, as prehaptoglobin-2.  Proc Natl Acad Sci 2009;106:16799-16804.

10- Fasano A, Shea-Donohue T. Mechanisms of disease: the role of intestinal barrier function in the pathogenesis of gastrointestinal autoimmune diseases.  Nat Clin Pract Gastroenterol Hepatol 2005;2:416–422.

11- Leonard B, Maes M.  Mechanistic explanations how cell-mediated immune activation, inflammation and oxidative and nitrosative. Neurosci Biobehav Rev 2012;36(2):764–785

12- Smecuol E, et al. Permeability, zonulin production, and enteropathy in dermatitis herpetiformis.  Clin Gastroenterol and Hepatol 2005;3:335–341.

13- De Kort S, et al. Leaky gut and diabetes mellitus: what is the link? Obes Rev 2011;12:449–458.

14- Moreno-Navarrete JM, et al. Circulating Zonulin, a Marker of Intestinal Permeability. PLOS One 2012;7:e37160.

15- Zhang D, et al. Circulating zonulin levels in newly diagnosed Chinese type 2 diabetes patients. Diabetes Res Clin Pract 2014;106:312–318.

16- Hijazi Z, Molla AM, Al-Habashi H, Muawad WM, Molla AM,  Sharma PN. Intestinal permeability is increased in bronchial asthma. Arch Dis Child 89: 227–229, 2004.

İDRAR YOLU ENFEKSİYONLARI

İdrar yolu enfeksiyonu genellikle sindirim sisteminde normalde bulunan mikroorganizmaların idrar deliğinden yukarıya doğru tırmanmaları ve burada çoğalmaları sonucu meydana gelir İdrar, sadece su, tuz ve atık maddelerden bir araya gelmesi ile oluşur. Normal idrar içinde bakteri, mantar, virüs bulunmaz.

İdrar yolu enfeksiyonlarına kadınlarda erkeklere göre 25 kat fazla rastlanmasının en önemli nedeni kadın üretrasının erkeğinkine göre çok daha kısa olmasıdır. Tuvalet sonrası temizliğin arkadan öne doğru yapılması da anüs çevresindeki organizmaları vajinaya taşır.

Cinsel ilişki esnasında meydana gelen küçük travmalar, doğum kontrolünde kullanılan bazı bariyer yöntemler, sünnetsiz olma, gebelik esnasında ve menopozda meydana gelen hormonal değişimler, şeker hastalığı, böbrek taşı, normal doğum, cerrahi girişimler, idrarın böbreğe geri kaçması, doğuştan işlevsel veya yapısal bozukluklar, kabızlık enfeksiyona zemin hazırlar.

Özellikle gebelikte tedavi edilmeyen idrar yolu enfeksiyonları erken doğuma yol açabilir. Bu nedenle kontrollerde gebenin herhangi bir yakınması olmasa dahi idrar tetkiki yapılmalıdır.

Çocuklarda ilk beş yıl içinde böbrekte enfeksiyon olması kalıcı ve ilerleyen zedelenmelere neden olabilir, bu nedenle kızlarda 2 kez, erkek çocuklarda ilk idrar yolu enfeksiyonu olduğunda idrar yollarında anomali araştırması yapılmalıdır.

İdrar yolu denildiği zaman böbrekler, mesane, idrar kanalları, üretra aynı anda değerlendirilir. İdrarın bedende oluşarak dışarı atılmasını sağlayan bu bölgeler, alt ve üst idrar yolları diye iki gruba ayrılır.

BELİRTİLER

Karın ağrısı, kötü kokulu idrar, sık ve ağrılı idrar yapma, yanma, kanama, çocuklarda vücut sıcaklığının belirgin düşük veya yüksek olması, büyüme geriliği, ishal, kabızlık, huzursuzluk, sarılık, kusma, anormal işeme şekli görülebilir.

Üst idrar yolu enfeksiyonlarında basit sistit belirtilerine ek olarak, ateş, titreme bulantı, kusma görülebilir.

 

İDRAR KÜLTÜRÜ VERİRKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

Temizlik işlemi: İdrar yapılan bölge sabunlu su ile önden arkaya doğru yıkanmalı, sonrasında durulanmalı ve idrar yapmaya başladıktan sonra ilk gelen idrar boşa akıtıldıktan sonra bir miktar idrar kaba alınmalıdır. Buna orta akım idrar örneği denir. Ayrıca son idrarın yapılmasından en az 3-4 saat sonra idrar verilmesi önemlidir.

• İdrarı sulandırmamak için fazladan su içilmeden idrar verilmesi

• Bekleyen idrarın içinde bakteriler üremeye devam edeceğinden idrarın hemen laboratuvara ulaştırılması gereklidir.

İdrar yolları enfeksiyonların teşhisinde başlangıçta, eğer tekrarlayıcı ve komplike sistit düşünülmüyorsa hastanın hikayesi, genel muayene, tam idrar tahlili ve/veya idrar kültürü yeterlidir. Kültür ve antibiyogram enfeksiyonun hangi tür bakteri tarafından yapıldığının ve bu bakteriye karşı hangi antibiyotiklerin etkili hangilerinin etkisiz olduğunun tanımlanması için yapılmalıdır. Bu sayede gereksiz ve etkisiz antibiyotik kullanımının önüne geçilir. Komplike enfeksiyonlarda radyolojik tetkikler ve kan testlerinin yapılması da gerekebilir.

İDRAR YOLU ENFEKSİYONLARINI ÖNLEMEK İÇİN

• Bol miktarda sıvı almak

• Daha sık idrar yapmak

• Genital bölgeyi özellikle cinsel ilişkiden önce ve sonra olmak üzere önden arkaya doğru yıkamak ve ilişki sonrası idrar yapmak

• Güvenli cinsel ilişki (cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanmak)

• Kadınların tuvalet temizliğini önden arkaya doğru yapması

• Genital bölgenin nemli kalmamasına özen gösterilmesi, pamuklu iç çamaşırı kullanılması

• Düzenli doktor kontrolleri

• Deodorant içeren hijyen ürünlerinin kullanılmaması

Tedavide amaç enfeksiyonu uzaklaştırmak, anatomik ve işlevsel bozuklukları belirleyip düzeltmek, tekrarları önlemek ve böbrek işlevini korumaktır. Verilen tedavinin önerilen sürede uygulanması tekrarlayan enfeksiyonları ve direnç gelişimini önlemede çok önemli rol oynamaktadır.

Mesane Kanseri Takibinde, Nükleer Matriks Protein 22 (NMP22) – 25.01.2018

MESANE KANSERİ TAKİBİNDE, NÜKLEER MATRİKS PROTEİN 22 (NMP22)
NMP, hücre çekirdeğinin önemli bir parçasıdır. Bu proteinler DNA replikasyonu, transkripsiyonu ile gen ekspresyon regülasyonunda önemli rol oynarlar. NMP22 (Nükleer Matriks Protein 22), nükleer bir mitotik protein ailesidir ve hücre replikasyonu sırasında kromatinin yeni oluşan hücrelere doğru biçimde dağıtılmasında rol oynar. NMP’lerin bazıları organa spesifiktir. Meme, kolon, kemik ve ürotelyumda kanser tipine özgün NMP’ler teşhis edilmiştir ve NMP22 ürotelyuma spesifiktir (1). Mesane tümör hücrelerinde,  normal mesane ürotelyumuna göre 25 kat fazla NMP22 seviyesi olduğu gösterilmiştir (2).

MESANE KANSERİ

ABD’de yapılan çalışmalarda mesane kanseri erkeklerde 4. sırada görülmekte ve kansere bağlı ölümler sıralamasında 8. sırada yer almaktadır (1).

Erkeklerde mesane kanserine daha sık rastlanmakta ve erkek kadın oranı 4:1’dir (2). Mesane tümörü olgularında ilk başvuruda en sık ağrısız hematüri yakınmasına rastlansa da sık ve yanmalı idrar, pelvik ağrı ve mesane çıkımı tıkanıklığına bağlı yakınmalar da olabilir. Mesane kanseri için bilinen risk faktörleri erkek cinsiyet, sigara kullanımı, arilaminler gibi mesleki karsinojenlere maruz kalma, iyonizan radyasyon ve fenasetin içeren analjeziklerin kullanımıdır.(6)

Yeni tanı konmuş mesane kanserlerinin çoğunluğunu (%75) kas dokusuna invaze olmamış mesane kanserleri oluştururken, geri kalan %25’inde Muskularis Propria invazyonu mevcuttur. Mesane kanserlerinin yaklaşık %90’ı ürotelyal kanserler oluştururken, %5 skuamöz hücreli kanserlere ve %1-2 oranında da adenokarsinomlara rastlanır (3).

Ürotelyal kanserler tedavi edildikten sonraki ilk 5 yıl içerisinde yaklaşık %70 oranında nüks ederken, bu değer 15. yılda % 90 düzeyine ulaşır (4, 5) ve nüksün erken tanısı cerrahinin başarı şansını artırmaktadır. Bu verilere göre, yüzeyel mesane tümörü tanısıyla tedavi edilen hastaların en az 15 yıl süreyle izlenmeleri gereklidir (7).

Sistoskopi yüzeyel mesane tümörlü hastaların izleminde nüks tanısı koymak için kullanılan standart yöntemdir ve birlikte kullanıldığında idrar sitolojisi ek katkı sağlayabilmektedir (8). Sistoskopide duyarlılığın %90 oranını aşmasına (9) karşın, bu invazif yöntemin özellikle tümörün rezeksiyonundan sonraki erken dönemlerde, karsinoma insitu’da (CIS) olduğu gibi küçük ve yama tarzında ya da ulaşılamayacak yerleşimlerdeki lezyonlara kesin tanı koydurması güçtür. Ayrıca yöntemin maliyeti ve hastaların yakınmalarına yol açan morbiditelerin olması da dikkate alınması gereken diğer konulardır (10).

Ağrısız hematüri yakınmasıyla başvuran hastalarda mesane tümörü tanısına yönelik yapılan standart tetkikler idrar sitolojisi, ultrasonografi, sistoskopi ve seçilmiş olgularda intravenöz pyelografi (İVP), batın bilgisayarlı tomografisi (BT) veya manyetik rezonans (MR) görüntülemedir. Bu tetkikler ardından doku tanısı elde etmek için mutlaka TUR-MT operasyonuna gereksinim duyulmaktadır. Günümüzde mesane tümörlerinin tanısında duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek minimal invaziv yöntemler arayışı sürmektedir.

Mesane tümörlerinin saptanmasında sistoskopi standart yöntemdir ancak invaziv olması dolayısıyla, olası komplikasyon riskleri mevcuttur. İdrar sitolojisi, mesane tümörü tanısında standart olarak kullanılan bir non-invazif idrar belirtecidir. İdrar sitolojisinin kullanılabilirliği, idrara dökülen kanser hücresi ve bu hücrelerin patolog tarafından doğru tanımlanmasına bağlıdır. Sistoskopi ve sitolojinin olası handikapları dolayısıyla mesane kanser teşhis ve tedavi izleminde kullanılacak tümör belirteçleri üzerinde çalışmalar yapılmış ve rutin kullanıma alınmıştır.

NMP22

NMP22 mesane kanseri olan hastaların teşhis ve takibinde kullanılan tümör belirteçlerinden birisidir. İdrardaki NMP22’yi tespit etmek için kullanılan iki farklı NMP22 testi vardır. Orijinal NMP22 mesane kanseri testi, kantitatif, sandviç tip bir enzim immünoassay yöntemidir. İkinci test ise NMP22 bladderchek olup, bu test kalitatif NMP22 tespit eden antikor içerir. Her iki testin de FDA tarafından mesane tümörü takibinde kullanımı onaylanmıştır.

Aktif mesane tümörü olan hastaların idrarlarında tespit edilen ortalama NMP22 seviyesi mesane tümörü olmayanlara göre 5 kat fazladır (3). Piyüri, üriner sistem taş hastalığı, sistit ve yabancı cisim varlığında da yükselebilmektedir (4). Ayrıca; BTA Stat (Mesane tümör antijen), Hemastix (Hemoglobinüri dipstick), ImmunoCyt (immünofloresan antikor) gibi tümör belirteçleri de klinik olarak mesane kanseri olan hastalarını izleniminde kullanılmaktadır. Yafi ve arkadaşlarının mesane kanseri olan 109 hasta üzerinde yaptığı prospektif çalışmayla sitoloji ve mesane tümör belirteçlerinin ayrı ayrı veya birlikte kullanıldığında sensitivite ve spesifitelerini karşılaştırdığı çalışmaya ait sonuçlar aşağıdaki tablo (1,2) ve grafiklerde (1,2) görülmektedir (5).

 

NMP22, diğer tümör belirteçleriyle karşılaştırıldığında ve özellikle sitoloji ile birlikte kullanıldığında mesane kanserlerinde yüksek sensitivite ve spesifiteye sahiptir. Diğer tümör belirteçlerine göre maliyetinin düşük olması da bir diğer avantajıdır. Hastaların takibi ve nüksün erken saptanmasında non-invaziv ve maliyet etkini olan NMP22, geniş hasta gruplarının tedavi takibinde kullanılmak için ideal bir belirteçtir.

KAYNAKLAR

1. American Cancer Society. Cancer Facts and Figures 2009. Atlanta, GA: American Cancer Society; 2009. http://www.cancer.org.

2. Jemal A, Ward E, Hao Yve ark. Trends in the leading causes of death in the United States, 1970-2002. JAMA. 2005;294(10):1255- 1259.

3. Jamshidian, H., Kor, K., and Djalali, M. Urine concentration of nuclear matrix protein 22 for diagnosis of transitional cell carcinoma of bladder. Urol. J. 2008, 5, 243–247

4. Villicana, P., Whiting, B., Goodison, S., and Rosser, C.J. Urine-based assays for the detection of bladder cancer. Biomark. Med. 2009, 3, 265.

5. Faysal A.Yafi ve ark. Prospective analysis of sensitivity and specificity of urinary cytology and other urinary biomarkers for bladder cancer. Urologic Oncology:Seminars and Original Investigations 33(2015)66.e25–66.e31

6. Vlaovic P, Jewett MA. Cyclophosphamide-induced bladder cancer. Can J Urol. 1999;6(2):745-748.

7. Sarosdy MF, DeVere White RW, Soloway MS, et al: Results of a multi-center trial using the BTA test to monitor for and diagnose recurrent bladder cancer. J Urol. 154: 379-383, 1995.

8. Foresman WH, Messing EM: Bladder cancer. Natural history, tumor markers and early detection strategies. Sem Surg Oncol. 13: 299-306, 1997.

9. Walker L, Liston TGL, Loyd-Davies RW: Does flexible cystoscopy miss more tumors than rod-lens examination? Br J Urol. 72: 449-450, 1993.

10. Wright M, Jones D: Surveillance for Bladder Cancer: the Management of 4.8 million people. BJU Int. 85: 431-433,2000

Gıda İntoleransı – 19.01.2018

NEDENLERİ, SEMPTOMLARI VE TANISI

 

 

GIDA İNTOLERANSI (BESİN DUYARLILIĞI) NEDİR?

Gıda intoleransı, belirli gıdaların sindirimiyle gerçekleşen hipersensitivite reaksiyonu olarak tanımlanmaktadır. IgE salınımı ile ilgili olmadığı gibi bir alerji hastalığı da değildir. Karmaşık şekilde seyreden besin etkileri ilk olarak günlük yaşamımızı etkiler. Bir grup “açıklanamaz” gibi görünen semptomlara yol açar. Bu semptomların nedenlerini saptamak çoğunlukla klinisyenler için güçlük yaratır, yakınmalar daha çok “zihinsel” olarak değerlendirilir.

Gıda intoleransı, yenilen ya da içilen bir gıdaya karşı immun sistemin değil, sindirim sisteminin verdiği bir cevaptır. Gıda maddelerinin içerisinde o gıdayı oluşturan binlerce doğal madde ve bir miktar da dışarıdan eklenen gıda katkı maddeleri vardır. Bu maddeler bireyin sindirim sisteminde doğrudan doğruya irritasyona veya doku harabiyetine neden olabilir.

Yani, bu gıdaları tüketen bireylerin sindirim sistemlerine ait dokular bu maddelerin herhangi birinden zarar görebilir. Sindirim sırasında parçalanan gıda maddelerinin parçalanma ürünleri dokulara zarar veren toksik maddelere dönüşebilir. Ya da tam tersi, gıda maddelerinin sindirim sırasında parçalanmaması da o molekülün birikmesine ve zarar vermesine yol açabilir.

Gıda intoleransı çoğunlukla gıda alerjisi ile karıştırılır. Ancak bu ikisinin birbirinden önemli farklılıkları vardır. Gıda intoleransı ile alerjinin bulgularını ve semptomlarını ayırmak birbirine benzerliğinden dolayı zor olabilir.

Gıda intoleransı ile gıda alerjisinin birbirinden ayırımı:

  • Gıda alerjileri immun sistemi tetikler, gıda intoleransının böyle bir etkisi yoktur. Bazı kişiler belirli gıdaları yedikten sonra hazımsızlık problemlerinden yakınır. Ancak bu kişilerde immun sistem reaktivasyonu olmaz, histamin yanıtı gelişmez.
  • Gıda alerjisinde, vücut bazı besinlerde bulunan alerjenlerle savaşmak için spesifik IgE antikorları üretir. Besinin sonraki tüketiminde, immun sistemde histamin salınımıyla bir immun yanıt başlar. Gıda intoleransı olan kişilerde ise belirli gıdalara karşı IgG4 yanıtının arttığı saptanmaktadır.
  • Gıda alerjisi reaksiyonları çok çeşitli ve belirgindir. Çoğunlukla döküntü, kaşıntı ya da solunum sistemi problemleri görülür. Bazen ölümcül reaksiyonlar dahi gelişebilir. Gıda intoleransı olan kişilerde semptomlar çoğu zaman belirsiz ve aynı zamanda çok çeşitlidir. Bireyler genellikle kendilerini hasta gibi hissetmekten, şişkinlikten ve sürekli yorgun olmaktan söz ederler. Yakınmalar migrenden öksürüğe, gaz sancısından mide ağrısına kadar değişkenlik gösterir.
  • Gıda alerjisinde bulgular rahatsız edici gıda içeriğinin alınmasından sonra saatler içinde ortaya çıkar. Saatlerce ya da günlerce sürebilir. Bazı vakalarda semptomların gelişmesi 48 saati bulabilir. Gıda intoleransında ortaya çıkan semptomlar, alerjik reaksiyonlara göre daha uzun sürede belirginleşir. Gıda intoleransından IgG4 aracılı gecikmiş Tip IV bağışık yanıt sorumludur.
  • IgG immunglobulin sınıfı, G1, G2, G3 ve G4 olmak üzere 4 alt sınıftan meydana gelir. İlk üç alt sınıfa mensup antikorlar opsonizasyonda rol alıp, kompleman aktivasyonunu başlatırken, diğerlerine kıyasla plazma düzeyi çok daha düşük olan IgG4 opsonizasyonda rol oynamaz ve kompleman sistemini aktive etmez. IgG4 etkisini ancak çok yüksek düzeylerde gösterir. Düşük düzeylerde herhangi bir etkisi görülmezken, RAST sınıflandırmasında 6 seviyesindeki yüksek plazma düzeylerinde histamin yanıtına yol açmakta ve böylece psödoalerjik semptomların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu nedenle gıda intoleransı testlerinde duyarlılık çok yüksek IgG4 düzeylerini saptayacak şekilde ayarlanmıştır.
  • Alerjik reaksiyonlarda, çok düşük dozlarda alınan gıdalara karşı bile reaksiyon gelişebilir. Oysaki gıda intoleransında az miktarlarda alınan gıdalarda çok belirgin etkiler görülmez. İntolerans gelişimi gıdanın miktarı arttıkça yakınmaların şiddeti artar.
  • Bazı kişilerin çok sayıda gıdaya intoleransı olduğundan aslında gıda intoleransına dayalı yakınmalar hekimler tarafından kronik hastalık gibi değerlendirilebilir.
  • Gıda intoleransı, gıda allerjisinden çok daha fazla sayıda kişiyi etkilemektedir.

Gıda intoleransının sık rastlanan semptomları şunlardır:

  • Şişkinlik
  • Migren
  • Baş ağrısı
  • Öksürük
  • Burun akıntısı
  • Keyifsizlik
  • Yorgunluk
  • Sinirlilik
  • Bulantı
  • Mide ağrısı
  • İshal
  • Ürtiker

 

Gıda İntoleransının Nedenleri:

  1. Enzim eksikliği
    Enzimler gıdaları tam olarak sindirmek için gereklidir. Eğer bazı enzimler eksikse ya da enzim aktiviteleri yetersizse uygun sindirim yapılamayabilir. Vücuda zararlı etkiler ortaya çıkabilir. Örneğin laktoz intoleransı olan kişilerde yeterli laktaz enzimi yoktur. Süt ürünlerinin içeriğinde bulunan laktozun tam olarak absorbsiyonu mümkün olmaz. Küçük porsiyonlarla alındığında başlangıçta fark edilmeyen rahatsızlıklar, kullanımı devam ettikçe spazm, karın ağrısı, gaz ve diyareye sebep olabilir.
  2. Kimyasal nedenler
    Bazı gıda ve içeceklerdeki belirli kimyasallar intoleransa sebep olabilir. Peynir içeriğindeki aminler, kahvedeki kafein gibi… Bazı kişiler bu kimyasallara daha hassastır.
  3. Gıda zehirlenmesi-toksinler
    Bazı gıdalar doğal olarak içerdiği kimyasallar yüzünden toksik etki yaratarak, bulantı, kusma ve diyare yapabilirler. Örneğin iyi pişirilmemiş fasulye aflatoksin içeriği sebebiyle sindirim problemleri yaratabilir.
  4. Histamin içeren gıdalar
    Balık gibi bazı gıdalar uygun koşullarda saklanmadığı takdirde, çürümeye bağlı olarak histamin birikimine neden olabilir. Pek çok insan doğal olarak gelişen bu histamin birikimine özellikle duyarlıdır. Bu kişilerde raş, abdominal ağrı, diyare, bulantı ve kusma gelişebilir. Bazen semptomlar anaflaksiye kadar ilerleyebilir.
  5. Salisilat içeren gıdalar
    Pek çok gıdada salisilat bulunmaktadır. Salisilat derivatları özellikle bitkilerde bakteri, mantar, parazit ve diğer hastalıklara karşı korunmak için doğal olarak bulunur. Bazı gıdalara da koruyucu katkılarından dolayı eklenir. Pek çok insan salisilat içeren gıdaları herhangi bir yan etki olmadan tüketebilmektedir. Salisilat intoleransı olan kişilerde yüksek dozlarda bu tür gıdalar alındığında çeşitli yakınmalar gelişebilir.
  6. Gıda katkı maddeleri
    Gıdalardaki katkı maddesi içerikleri giderek arttığından, katkı maddesi intoleransı son 30 yılda dikkat çekici bir problem haline dönüşmektedir. Katkı maddeleri gıdaların lezzetini arttırır, görüntüsünü güzelleştirir ve raf ömrünü uzatır. Gıda endüstrisinde binlerce katkı maddesi kullanılmaktadır.

Nitratlar: Kaşıntı ve ciltte raş sebebi olabilir. İşlenmiş etler genellikle çok miktarda nitrat içerir.
MSG (Monosodyum glutamat): Lezzet arttırıcı olarak kullanılır. Baş ağrısı yaptığı bilinmektedir.
Sülfitler: Gıda koruyucu ve güçlendirici olarak kullanılır. Çoğunlukla şaraplarda kullanılır.

Gıda intoleransı tanısı nasıl konulur?

En sık kullanılan yöntem gıdalara karşı gösterilen reaksiyonları günlük olarak not etmektir.

Bir diğer yöntem “Eliminasyon Diyeti”dir. Bir kişinin hassasiyet yarattığını düşündüğü bir gıdayı uzun süre tüketmediğinde şikayetleri azalıyor, yeniden tükettiğinde aynı şikayetleri tekrarlıyorsa, bu veriler üzerinden o gıdaya hassasiyeti olduğu saptanabilir. Ancak bu yöntemler uzun süreli ve sonuçları belirsiz olan yöntemlerdir.

Bir başka yöntem de gıda maddeleri içeriğine karşı gelişen IgG4 yanıtını araştırmaktır. Biruni Laboratuvarı’nda gıda intoleransı tanısına katkıda bulunmak amacıyla 280 çeşit gıda içeriğine karşı gelişen IgG4 yanıtı enzim immunoassay (EIA) yöntemi ile kantitatif olarak saptanmaktadır. İntolerans saptanan gıdanın diyetten uzaklaştırılması, semptomların giderilmesinde en iyi tedavi yöntemidir ve IgG4 düzeyi de diyetin düzenlenmesini takiben düşmektedir. Artmış serum spesifik IgG4 düzeyleri; çölyak, dermatit, atopik egzema, artmış bağırsak geçirgenliği ve inflamatuar bağırsak hastalıklarında da (IBD) bildirilmiştir.

Beslenme nasıl ayarlanır?

Bağışıklık sisteminin kendilerine karşı reaksiyon verdiği gıda bileşenleri her yeni karşılaşmada yeni antikor yapımını uyarırlar. Bu durum sadece hissedilir şikayetlere neden olmakla kalmayıp, aynı zamanda genel stres anlamında tüm organizma için de yük oluşturur. Bunların sonucunda savunma mekanizmalarının devreye girmesiyle bağırsak mukozasında artmış geçirgenliği oluşturan değişiklikler meydana gelir.

Bu stres oluşturan faktörlerin bertaraf edilmesi, başka bir deyişle tolere edilemeyen besin öğelerinden vazgeçilmesi veya bunların sınırlı alımı tedavi başarısının anahtarıdır. İlgili antijene ne şiddette bir reaksiyon verildiği beslenmenin rejimini biçimlendirecektir.

Test edilen her besin bileşenine verilen bireysel reaksiyon şiddeti 1 ile 6 derece arasında sınıflandırılarak ifade edilmektedir. Bu sınıflandırmaya göre bulgular, grafiklendirilerek raporlanmaktadır. Bu grafikler bir bakışta bağışıklık sisteminin hangi besinlere karşı ne şiddette reaksiyon verdiğini gösterir. Bu rapordan hangi besinlere yönelmek veya hangi besinlerden uzak durmak gerektiği görülebilir.

Reaksiyon Şiddetinin Sınıflandırılması

Sınıf 0

Negatif sonuç veren alerjeni ifade etmektir. A kategorisinde olan bu besinler, kendilerine karşı başka bir nedene bağlı intolerans yoksa rahatlıkla tüketilebilirler.

Sınıf 1-2

Düşük antikor reaksiyonlu besinler B kategorisindedir. Başka bir nedene bağlı intolerans yoksa rahatlıkla tüketilebilirler. Ancak, bu besinlerle tek yönlü beslenmemeye dikkat edilmeli, mümkünse çeşitlendirerek tüketilmelidirler.

Sınıf 3-4

Belirgin antikor reaksiyonu olan bu C kategorisindeki besinler en az 4 gün aralıklarla tüketilmelidirler. Örneğin bu besinler Pazartesi günü yenmişse, en erken Cuma günü tekrar tüketilmelidirler. Bu sınıfta özel bir durum vardır: Yüksek antijenik potansiyellerinden dolayı süt, buğday, kabuklu yemişler, soya fasulyesi, balıklar ve kabuklu deniz ürünleri sınıf 3 şiddetinde olsalar dahi aşağıdaki sınıf 5-6 statüsünde bulunan D kategorisindeki besinler gibi değerlendirilmelidirler.

Sınıf 5-6

Şiddetli belirgin reaksiyona neden olan D kategorisindeki besinler tüketilmemelidirler. Bu besinlere karşı diyet gereklidir ve her birinden semptomlara göre en az 1 yıl süre ile uzak durulmalıdır.

Tüm sindirim sistemi yakınmalarının yanı sıra açıklanamayan, klasik tanı yöntemleri ile saptanamayan ve kronik hastalık olarak tanımlanan semptomlarda, gıda intoleransı testi gereksiz tetkik ve yanlış tedavileri önleyerek, hastanın doğru tanı ve tedavisini sağlayacaktır.

Genital Panel- 18.12.2017

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmada ve bunların kontrolünde taramanın önemi büyüktür. Hastanın klinik takibi ve tedavisi için, hızlı tanı önemlidir. Bu nedenle, farklı patojenlerin tek bir reaksiyonda incelenebildiği “nükleik asit amplifikasyon testleri” tercih edilmektedir. Özgüllüğü ve duyarlılığı çok yüksek olan bu testler, altın standart tanımının değişmesine yol açmıştır.

Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar; ‘Human Immunodeficiency Virus’ (HIV) enfeksiyonunun tanımlanmasıyla gündemde yeniden öne çıkan ve halk sağlığı sorunu olarak tüm dünyada önem kazanan enfeksiyonlardır. Erken tanı konulması ve uygun tedavinin gerekirse partner ile birlikte yapılması, hem fiziksel sağlık hem de üreme sağlığı açısından önem taşır. Cinsel yolla bulaşan bu hastalıklar özellikle kadınlarda ve çocuklarda, uzun dönemde ortaya çıkabilecek enfeksiyonlara, infertiliteye, çeşitli kanserlere, pelvik inflamatuar hastalıklara ve yenidoğanda körlüğe kadar giden göz enfeksiyonlarına neden olurlar. Ayrıca HIV bulaşma riski, genital hastalığı olanlarda 2 ila 5 kat artmaktadır. Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmada ve bunların kontrolünde taramanın önemi büyüktür. Hızlı tanı, hastanın klinik takibi ve tedavisi için önemlidir. Chlamydia trachomatis ve Neisseria gonorrhoeae; üretrit, servisit ve proktitin önde gelen etkenlerindendir. Mycoplasma genitalium, erkeklerde görülen inatçı üretritin %15-25’inden sorumludur. Üreme çağındaki kadınlarda görülen bakteriyel vajinitlerde, çoğunlukla Gardnerella vaginalis, Ureaplasma, Mycoplasma, aerop ve anaerop bakteriler, Trichomonas vaginalis , Candida ve virus enfeksiyonlarından Herpes önemli yer tutar.

GENİTAL PANEL İLE BAKILAN PATOJENLER

Chlamydia trachomatis, Chlamydiaceae ailesinden; hareketsiz , zorunlu hücre içi bakterisidir. Cinsel yolla bulaşan ve üreme problemlerine neden olan en yaygın etkenlerdendir. Enfekte olanların çoğu, bir bulgu göstermediği için hastalıklarından haberdar değillerdir. Ancak tedavi edilmediğinde bu enfeksiyon ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Erkeklerde nongonokokal üretrit ve epididimit, kadınlarda ise pelvik inflamasyon, salpenjit, infertilite ve ektopik gebeliklere neden olabilir. Ayrıca Chlamydia enfeksiyonu, yenidoğanda oftalmia neonatoruma da neden olur.

Neisseria gonorrhoeae, Neisseria ailesinden; ‘kahve çekirdeği’ görünümünde gram negatif kok olup, gonorenin etkenidir. Gonore, tüm dünyada cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlarda ikinci sırada yer alır. Erkeklerde üretrit, proktit ve epididimit; kadınlarda pelvik inflamasyon, infertilite ve ektopik gebeliklere neden olabilir. Enfekte anneden doğan yeni doğan bebeklerde konjonktivitlere ve gonokoksik oftalmiye neonataruma da neden olur.

Mycoplasma genitalium, laboratuvar ortamında üretilmesi oldukça zor olan ve genital sistemde ciddi inflamatuvar sendromlara yol açan bir bakteridir. Erkeklerde nongonokokal üretrit , kadınlarda ise servisit, endometriozis, üretrit ve pelvik inflamasyona neden olur.

Trichomonas vaginalis, kamçılı bir protozoandır. Kadınlarda vajinitin yaygın nedenlerindendir. Erkeklerde ise üretrit yapar. Tedavi edilmediğinde HIV bulaşını kolaylaştırır. Ayrıca, enfekte kadınlarda erken doğum ve düşük doğum ağırlıklı bebekler gözlenir.

Ureaplasma urealyticum / parvum, gram negatif bakterilerdir. Hem kadın, hem erkekte normal florada bulunurlar. Non spesifik üretrite, infertiliteye, koryoamniyonite, erken doğuma, ölü doğum ve perinatal dönem enfeksiyonlara neden olmaktadırlar.

NÜKLEİK ASİT AMPLİFİKASYON TESTLERİ

Nükleik asit amplifikasyon testleri, klinik laboratuvarlarda, ilk olarak genital Chlamydia trachomatis ve Neisseria gonorrhoeae enfeksiyonlarının tanısında kullanılmaya başlanmış, daha sonra diğer etkenler için de geliştirilmiştir. Bu testler genomik DNA’yı real-time PCR yöntemi ile saptar. Yapılan klinik değerlendirmeler göstermektedir ki, bu testlerle kültürden, antijen tespitinden ve nükleik GENİTAL PANEL asit hibridizasyon testlerinden daha duyarlı sonuçlar elde edilmektedir. Duyarlılığı %95 ve özgüllüğü %99.5 olarak bildirilmektedir. Bu testler, altın standartın tanımlanmasında kültüre alternatif olmuş ve bununla ilgili yeni protokoller oluşturulmasını sağlamıştır.

Genital ülseratif hastalıklarda, en sık neden herpes enfeksiyonu olmakla birlikte, bu patojeni sadece klinik değerlendirmeyle tanımlamak mümkün değildir. Özellikle tekrarlayan genital herpes enfeksiyonlarında, hücre kültürünün duyarlılığı çok düşüktür. Ayrıca, normal besiyerlerinde üretilmesi çok zor olan Chlamydia trachomatis, Neisseria gonorrhoeae, Trichomonas vaginalis ve Gardnerella vaginalis gibi patojenlerin de nükleik asit amplifikasyon testi ile saptanması kolay, hızlı ve güvenilirdir. Zor üremelerinin yanı sıra, her biri için farklı kültür ortamları gereken tüm bu patojenler nükleik asit amplifikasyon testinde tek bir reaksiyonda hep birlikte incelenebilirler. Örnek alım kolaylığı açısından bu testin erkekte idrar örneğinde de çalışılabilmesi, bu testin bir diğer üstün özelliğidir. Bu testler sayesinde, asemptomatik hastalarda da tarama programlarının geliştirilmesi kolaylaşmış ve ayrıca hastaların temasta olduğu kişilerin test edilmesine de olanak sağlamıştır. Tüm bu nedenlerle PCR temelli nükleik asit testleri tercih edilmelidir.

ÖRNEK ALMA

Genital panel testinde bakılan patojenler arasında yer alan zorunlu hücre içi bakteri ve virüsler dış ortama dayanıksız olduğundan, hasta örneğinin uygun şartlarda alınması ve uygun transport besiyerlerine konulması gerekmektedir. Örnekler laboratuvara, bu transport besiyerleri ile gönderilmelidir. Erkeklerde üretral swab veya idrardan, kadınlarda ise servikal swab örneklerinden test yapılmaktadır. Erkeklerde swab, üretranın 3-4 cm içine sokularak birkaç kez çevrilmelidir; kadınlarda ise jinekolojik muayene sırasında yeterli miktarda endoservikal kollumnar ve skuamokollumnar hücre gelecek şekilde sürüntü örneği alınmalıdır. Erkeklerde idrar alımından önce bölge temizlenmemeli ve örnek steril idrar kültür kabında gönderilmelidir; transport besiyeri gerekmemektedir.

REFERANSLAR

  1. Clevland Clinic Journal of Medicine Volume 81 • Number 2 February 2014
  2. Expert Rev Anti Infect Ther. 2014 June ; 12(6): 657–672
  3. Flora of the Female Genital Tract x CID 2001:32 (15 February)
  4. FTD 52– 32_64 – MANUAL- v1 – 2015_03